2018 Krizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2018 Krizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2019 Pazartesi

Asgari Ücret Ne Kadar Olmalı?

6 Aralık’ta Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplanacak. Türkiye’de asgari ücret ve çok yakınında ücret alan yaklaşık 9 milyon kişiyi doğrudan, bütün çalışan nüfusu ise dolaylı olarak ilgilendiren bir karara ay boyunca sürecek toplantıları takiben imza atarak 2019 yılı için ücret seviyesini tespit edecek.

27 Aralık 2018 Perşembe

2018-2019 Krizinin Aşamaları

Geçen haftaki yazıda, 2018 yılında ekonomik krizin gelişimini bazı önemli dönüm noktalarıyla beraber ele almıştım. Bu yazıda, krizin gelişimini üç aşamada değerlendirebileceğimizi ileri süreceğim. Krizden çıkış için formüle edilen ‘dengelenme’ programının bir parçası halen eksik. Krizinin maliyetinin farklı sermaye kesimleri arasında nasıl bölüştürüleceği konusu, yerel seçimler sonrasında ertelendi. Bu konunun, yani krizin üçüncü aşamasının 2019 yılı içinde çözülememesi durumunda, 2020 yılında yeniden bir erken seçimin gündeme gelmesi sürpriz olmayacaktır. 

20 Aralık 2018 Perşembe

2018’de Adım Adım Krize

2018, pek çok açıdan önemli bir yıl oldu. Siyaseten bakıldığında, 2007’de başlayan rejim krizi 11 yıl sonra AKP lehine nihayete erdi, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildi. Bu değişime, Türkiye ekonomisindeki hakim sermaye birikim modelinin krizi eşlik etti. Ya da ekonomik kriz, rejim değişimini öne aldı. Dolayısıyla hem siyaseten hem de ekonomik olarak 2018 yılı, 2002’de başlayan AKP hükümetleri açsından da bir dönüm noktası olarak görülebilir. Bu 16 yılı kapsayan bir değerlendirme yapmak bu yazının konusu değil. Bu yazıda 2018 yılına odaklanacağım, bazı önemli dönüm noktalarına işaret ederek, iktidarın 2018’deki en kritik hamlesinin seçimleri öne çekmek olduğunu ileri süreceğim. 

12 Aralık 2018 Çarşamba

Beş Soruda 2018-2019 Ekonomik Krizi

5 Haziran 2018’de, henüz Ağustos ayındaki döviz krizi yaşanmadan önce, Gazete Duvar’daki ‘10 Soruda 2018 Ekonomik Krizi’ başlıklı yazıya şu cümleler ile başlamıştım: ‘Türkiye ekonomisi hızla bir ekonomik daralmaya doğru ilerliyor… Durumu daha da zorlaştıran, daralmanın yüksek enflasyon ortamında gerçekleşme ihtimalinin yükselmesi, yani stagflasyon riski.’ O yazının üzerinden altı ay geçmişken bir güncelleme yapmak istedim. Bu sefer, önceki yazıda değindiklerimi özetleyerek beş soruya sığdırdım. 

6 Aralık 2018 Perşembe

TL’nin Değerlenmesi, Krizi Çözer Mi?

Ekonomide bir sürü sorun varken herkesin konuştuğu konu TL’nin değeri. Hatta TL’nin ABD doları karşısındaki hareketine, bir çeşit ‘kriz barometresi’ muamelesi yapılıyor genellikle. TL’nin değerinin ekonomi gündeminin merkezinde kalmayı sürdürmesi nedeniyle, bu meselenin nasıl anlaşılması gerektiği ile ilgili görüşümü yazmak istedim. Mevcut ekonomik model değişmediği sürece, TL'nin değerlenmesi 'işlerin yoluna girdiği' anlamına gelmezken, değersizleşmesi daha da kötüleşmesi anlamına geliyor. Neden mi? Aşağıda açıklamaya çalıştım. 

28 Kasım 2018 Çarşamba

-Mış gibi siyasetiyle kriz yönetimi

Devlet sponsorluğunda kredi genişlemesiyle yüksek büyüme oranlarına zorlanmış, küresel finansal koşulların değişmesiyle hızla krize yuvarlanmış bir ekonomide debeleniyoruz. Krizi yönetenler öyle değilmiş gibi yapmayı tercih ediyorlar. İş bilmezlikleri sıralayarak ekonomi yönetimini akla davet etmek ya da baskıcı bir rejim karşısında farklı ekonomik müdahalelerde bulunacak aktörlerin zayıflığına rağmen alternatifleri dillendirmek naif kalıyor. Fakat, bu naiflikte yine de ısrarcı olmamız gerektiğini düşünüyorum. Nedenini işsizlik verilerine de değinerek açıklayacağım.

13 Kasım 2018 Salı

Müteahhit Düzeni Battı. Alternatifler Neler?

2017 tarihli bir Birleşmiş Milletler raporunda, barınma hakkının metalaştırılmasına dayanan modellerin mahzurlarına dikkat çekilmişti. Barınma hakkının metalaştırılması, konutun ve kent mekanının bir yatırım aracına dönüştürülmesini ifade ediyor. Metalaşma sürecinde, konutun barınma gibi ihtiyaç karşılama işlevi, yani kullanım değeri yerine; bir kazanç kapısı ve yatırım aracı olma işlevi, yani değişim değeri öne çıkıyor. 

Raporda konut hakkının metalaştırılması ile insan haklarının ayrılmaz bir parçası olan güvenli ve insan onuruna yakışır konutlarda yaşama hakkı ortadan kaldırıldığına değiniliyor. O dönemde, konunun Türkiye boyutunu değerlendiren bir yazıda şu noktalara işaret etmiştim: 

‘Piyasa temelli modellerin güvenli, erişilebilir ve yaşanabilir konut gereksinimi karşılamakta başarısız kaldığı çok açık. Elbette bu, konutların içinde bulunduğu kent mekânının da piyasa temelli modellere göre düzenlenmesi sonucunda giderek bir yatırım aracına dönüşmesinin bir sonucu. Bir yatırım aracına dönüşen kentte yaşayanların hayat kalitesi ise ikincil önemde. Bunu İstanbul’da yaşayanlar ya da İstanbul’un kuşbakışı resmini gören herhangi biri rahatlıkla anlayacaktır.’ 

Bir yıl sonra 2018’e geldiğimizde, geçtiğimiz yıl sarsıntıları hissedilen konut sektöründeki çöküşün yaşanmaya başladığını görüyoruz. Önceki gün açıklanan ‘konutta stokları eritme paketi’, barınma ihtiyacının piyasa temelli olarak karşılandığı modelin iflas ettiğini ilan etti. Konunun farklı boyutlarına aşağıda değineceğim. Ancak detaya girmeden şunu vurgulamak istiyorum: Yaklaşan yerel seçimler öncesinde, batmış bir piyasa temelli konut edindirme modeline karşı alternatiflerin tartışılması, çok daha önemli hale geliyor. 

5 Ekim 2018 Cuma

Çöküş değil 'dengelenme': Sanki bir feng shui

“Türkiye, enflasyon ve cari açık oluşturmadan yüzde 7 ve üzeri büyüyecek, refahı yaygınlaştıracak bir ülkedir. 2018 için bir kriz tehlikesi varsa bu, yukarıda anlattığımız gibi, Batı içindir. Artık onların krizi süreklidir ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu Doğu Bloku, yeni bir dünya kurmadan onların bu krizi de bitmeyecektir.”

Bu satırları 27 Aralık 2017 tarihli Milliyet’teki yazısında Cemil Ertem kaleme almıştı. Türkiye’de Kredi Garanti Fonu uygulamasıyla, yani devlet destekli kredi genişlemesiyle krizin atlatıldığına inanıyordu. Bu ve benzeri değerlendirmeler o sıralarda AKP iktisatçılarının favori argümanlarıydı: Buna göre piyasayı hareketlendiren yeni mekanizmalar ve Türkiye’ye has yenilikçilik ile yüksek büyüme sürdürülebilirdi, sorunlar zaten yolda çözülürdü.

27 Eylül 2018 Perşembe

Erdoğan’ın Almanya Ziyaretinin Önemi

Hukuk Yok, Siyasi Garanti Verelim 

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, giderek artan ekonomik kriz baskısını bir nebze de olsa hafifletebilmek için, gerek uluslararası firma temsilcileri gerekse resmi yetkililerle görüşmek üzere Eylül ayının son haftasını ABD ve Almanya ziyaretlerine ayırdı. ABD ziyaretinden hemen önce Erdoğan, Microsoft, Citibank, Google, Amazon, Philip Morris, Boeing, Pepsi Cola, Coca Cola ve IBM gibi 30 küresel firmanın temsilcileri ile buluştu. Bu sayfanın okuyucusunun aşina olacağı gibi, uluslararası yatırımların cezbedilmesi için hukuki değil siyasi güvence verilmiş. Abdülkadir Selvi’nin aktardığı şekliyle siyasi garanti konusu şu şekilde gündeme gelmiş:

‘Erdoğan toplantının sonunda şirket temsilcilerine çok önemli bir güvence veriyor: “Kendinizi ülkenizde hissedin. Sıkıntılı olduğunuzda ben buradayım” diyor.’ 

Yatırımcılara hukuki değil siyasi garanti verilmesi formülünün işlemesi için gerekli olan koşullara daha önceki yazılarda değinmiştim, o nedenle burada detaya girmiyorum. Sadece şunu belirtmekle yetineyim: Kriz ortamında bu formülün işlemesi zor. Ancak krizin dibi görüldüğünde mevcut iktidar halen siyasi garanti verebilecek pozisyonda kalmayı başarabilirse, bu formül tekrar işlemeye başlayabilir. 

25 Eylül 2018 Salı

Arjantin Dersleri: Üzülmeyi Bırakıp Merkez Bankacı Kovmanın Sevimliliği


Dünyada en yüksek faiz oranı Arjantin’de. Bahar aylarında çığrından çıkan yükseliş Ağustos ayı sonunda kuru kontrol altına almak için faizlerin yüzde 60’a yükseltilmesiyle birçok gözlemciyi serseme çevirdi. IMF ile devam eden görüşmelerde işlerin kısa zaman içinde düzeleceği görünümü vermek zorunda hisseden Mauricio Macri, Merkez Bankası Başkanını kovarak hem kitlelere hem de IMF’ye bir kurban sundu.

21 Eylül 2018 Cuma

Şok Faiz Artışı, Batık Krediler ve İflas Ertelemeleri

2013 yılı, pek çok açıdan yakın dönem Türkiye için bir dönüm noktası idi. AKP’yi 2002’den beri şaşmadan iktidarı getiren neoliberal popülist modelin krizi 2013’te başladı. Ekonomik büyüme yavaşlamaya yoluna girdi, neoliberal popülizmin alamet-i farikalarından olan finansal içerilme durdu, gelir artmadan harcamaların artabilmesi ‘mucizesinin’ yaldızları dökülmeye başladı. Kısacası ‘büyü’ bozuldu. Yani, aslında 2013’te tıkanan model, o tarihten itibaren bir ‘zombi’ olarak varlığına devam ediyor. 

Aşağıdaki verilerden de görülebileceği gibi, 2016’da bir darbe teşebbüsü olmasaydı dahi, ekonomik zorluklar yoğunlaşacaktı. 2016’nın üçüncü çeyreğinde yaşanan daralma, 2017 referandumunu ve sonrasındaki seçimleri kazanmaktan başka seçeneği olmayan mevcut iktidar açısından alarm niteliğindeydi. İktidarı garantilemek için yaratıcı seçenekler devreye sokuldu ve bir ‘geleceğe kaçış’ planı uygulamaya kondu. 

Şimdi geleceğe kaçış öncesine, yani 2016’ya dönüyoruz. Ama iki farkla. İlki siyaseten rejim değişimi hedefine ulaşmış bir iktidar var artık. İkincisi, iktisadi olarak, ilkinin maliyeti nedeniyle ekonomi 2016’dan çok daha kötü bir durumda. İki veri[2] ile gidişatı değerlendirip, konuyu geçtiğimiz hafta sonu yapılan ‘teknik iflasların’ 2023’e kadar ertelenmesi düzenlemesine getirerek, şok faiz artışının olası sonuçlarına değineceğim.