Yatırımcı Demokrasisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yatırımcı Demokrasisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2021 Cuma

Mafevkine fevkalade reformlar

 Türkiye’de ekonomi yönetiminin 2021 yılı ilk yarısı için planı, yürürlüğe girdikten sonra uluslararası yatırımcıların ve IMF’nin desteğini aldı. Bu plan sıkı para politikasını takiben “ters para ikamesi”nin gerçekleşmesini, Merkez Bankası’nın rezerv biriktirmeye başlamasını, aynı dönemde enflasyonun düşme eğilimi sergilemesini ve yıl ortasında faizlerin düşürülmeye başlayacağı bir istikrar ortamının yaratılmasını öngörüyordu.

Bir süper teşvik hikayesi

Yaklaşık üç yıl önce anlı şanlı yeni süper teşvik programı kapsamında 135 milyar TL’ye varan yatırımların destekleneceği duyurulmuştu. Teşviklerde en büyük kalemlerden biri Metcap Enerji’nin polietilen ve polipropilen üretimine ayrılmıştı. Daha önce bir yazıda değinmiştim, şimdi hikayeyi anlatma zamanı.

Sermayeyi ağırlamak

Geçen ay yatırım ortamının iyileştirileceğini beyan eden Cumhurbaşkanı “Dünyanın dört bir yanındaki yatırımcılara 'gelin, Türk misafirperverliğinin farkına varın' diyorum” açıklamasında bulundu. Ülkenin her köşesini istedikleri gibi kullanabilecek imtiyaz sahiplerine gelin sizi ağırlayalım demenin ironisi büyük. Ancak yeni faiz politikasının sonucu olarak son haftalarda Türkiye’ye hızlı sermaye girişleri gerçekleşti, gerçekleşiyor. Bu vesileyle Türkiye’de sadece Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın istifasına giden yolda ve ertesinde değil, önceki yıllarda finansal istikrarsızlıklar sırasında da sıklıkla dile getirilen bir yanlışı ele alma gereği hissediyorum.

20 Aralık 2020 Pazar

Buyurun yatırıma

 Mart ayının ikinci haftasından itibaren, diğer bir ifadeyle Türkiye’de pandeminin başlangıcından haziran ayına kadar geçen sürede çok hızlı bir kredi genişlemesi yaşandı. Bu dönemde Türk Lirası cinsi kredilere bakıldığında devlet bankalarının ticari kredi hacimlerini yüzde 27 artırdığını, devlet bankaları bireysel kredi hacimlerinin ise yüzde 15 arttığını görüyoruz. Özel bankalar ve yabancı bankalarda böyle bir hareketlilik bulunmuyordu. Mayıstaki hareketlenme ise aktif rasyosunun etrafından dolanma uğraşının yansımasıydı. Mayıs ayının sonunda yeniden tanzim edilen bu aktif rasyosu, KOBİ kredilerini, ihracat kredilerini paya çıkarıp bankaları daha uzun vadeli kredi vermeye zorluyor. Devlet bankaları ise yeni kredi destek paketleriyle bugünlerde tüketimi harlamaya devam ediyorlar.

Gün batsa yatırımcıya ne olur?

Hazine ve Maliye Bakanı, yabancı yatırımcıya güven veren, en liberal ülkelerden bir tanesinin Türkiye olduğunu açıklayadursun, 2019 sonunda oranı binde 2’ye çıkartılmış olan Banka Sigorta ve Muamele Vergisi’nin oranının yüzde 1’e yükseltildiği kararı bayramın hemen öncesinde yayımlandı. Yabancı para mevduatlarının, bankacılık sistemindeki toplam mevduatlara oranı halen tarihin en yüksek seviyelerinde gezindiği için döviz alım satımını caydırıcı ve gelir yaratıcı yeni bir önlem bekleniyordu. Bu kararın, Erdoğan yönetimi açısından yıllık 12 milyar TL’ye varan ek gelir yaratabileceği hesaplanıyor. Toplayacağını öngördüğü verginin çok altında gelir elde edecek olan, çok yüksek bir borçlanma temposu tutturarak yıllık hedefi kadar borçlanmayı şimdiden yapmış bir yönetim için yetersiz rakamlar. Ancak politika yapıcılar döviz alım-satımını zorlaştırmak ve bunu yaparken de dikkate değer gelir yaratmanın hiç yoktan iyi olduğunu düşünüyor olmalılar.

12 Ağustos 2018 Pazar

İki Farklı AKP ve Otoriterleşme

2002-2018 arası AKP hükümetlerini iki dönemde incelemek oldukça yaygın. Bu yaygın dönemlendirmeye göre 2002 ile 2008 krizi arası ilk dönemde, demokratikleşme ekonomik büyüme ile el ele gitti. Yine bu yaklaşıma göre 2008 sonrası, özellikle de 2010 referandumu sonrasında AKP yönetimi otoriterleşmeye başladı; geçen yılki referandum ve 24 Haziran seçimleri ile birlikte tek adam rejimine geçildi. Bu tip yakın tarih okumaları pek çok açıdan eleştirilebilir. Ancak bu yazıdaki konumuz açısından en büyük eksiklik, bu dönemlendirmeyi kullanan analizlerin iki dönem arasındaki ilişkiyi ve ilkinden ikinciye dönüşümün nedenlerini ve bu dönüşüm nasıl gerçekleştiğini yeterince açıklığa kavuşturamamalarıdır. 

Ne oldu da ekonomik büyümeyi getiren ve ülkeyi (sözde) demokratikleştiren AKP birdenbire otoriterleşti ve sonra rejim değişimine kadar varan bir tek adam yönetimi geldi? İkinci AKP, ilk AKP’den bir “sapma” mı? Yoksa ikinci AKP ilk AKP’nin “özü” mü? Her iki dönem, sınıfsal güç dengeleri açısından bir farklılığa mı işaret ediyor? Her iki dönemdeki devletin içsel yapılanması nasıl değişti? Bu tip sorular çoğaltılabilir, çoğaltılmalı da. Bu yazıda, doğal olarak, tartışmaya nihai bir nokta koyma iddiası yok. Aksine tartışmayı daha da açmak için bir düşünce egzersizi ile “buraya nasıl geldik” sorusunun olası yanıtlarından bazılarını gündeme getirerek, Türkiye’deki değişimin, dünyada Türkiye’ye benzeyen ülkelerdeki değişimle benzerliğine işaret edeceğim. 

26 Temmuz 2018 Perşembe

Yatırımcıya güvence, damat başa geçince

Rejim biçimi değişikliği sona eren “devlet-i aliyye” bir sürü kurumu ışık hızıyla çöpe attı ve yenilerini ihdas etti. Maliye Bakanlığı ile birleştirilerek yeni bir bakanlık oluşturan Hazine’nin başına Berat Albayrak geçti. Devlet kurumlarının ihtiyaç duyduğu nakdin temini ve devlet borcunun yönetimini üstlenen kurumun, devletin gelirlerini yöneten ve bütçe kaynaklarının dağıtımı işlevini yerine getiren Maliye Bakanlığı’yla birleştirilmesi bir sorun oluşturmayabilir, başa hısım akrabanın geçmesi normalleştirilebilirdi. Sadece ilgili kararname sonrasında aralarında benim de olduğum bazı araştırmacıların borç yönetimi raporları ve istatistikleri başka yerlere aktarılmadan bunları bir yerlere kaydetmek için fazla mesai harcamasıyla olay kapanabilirdi. Ancak hiçbir göstergenin iyiye gitmiyor oluşu sükûneti bozdu.

6 Ağustos 2017 Pazar

Almanya-Türkiye Gerilimi ve Yatımların Geleceği

Olağanüstü Hal (OHAL) şartlarında yaşamak sermayenin ilk tercihi olmayabilir ancak bu, OHAL altında yatırımlar ve büyüme duracak anlamına gelmiyor. Zira siyasal rejimi demokrasi olmayan ülkelerde de canlı ekonomik büyüme dönemlerinin görülmesi bir istisna değil. Bu basit gerçek, zaten “hukuk ve demokrasi yoksa yatırım gelmez” şeklinde formüle edilen argümanın naifliğini gösteriyordu. Argümandaki zayıflık, kapitalizmle ile demokrasi arasındaki durumsal ilişkiyi yapısal olarak görme yanılgısından kaynaklanıyor. Bu yazıda, Almanya-Türkiye arasında son günlerde yaşanan gerilimin ekonomi alanına da yansıma ihtimalinin ortaya çıkması vesilesiyle yukarıdaki argümanı biraz daha detaylandıracağım.

16 Haziran 2017 Cuma

Liberalizmin “Büyük Yanılgısı”

Liberalizmin temel tarih okuması kabaca şöyle: kapitalizmin gelişimi, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının gelişimiyle el ele gider. Bu argüman ana akım siyaset biliminin olduğu gibi, 1945 sonrası ortaya çıkan kalkınma çalışmalarının da temelidir. Türkiye’de bu argümanın alıcısı çok. Soldan ya da sağdan pek çok önemli isim, piyasa ilişkilerinin gelişimi ile birlikte demokrasinin de gelişeceğine inanıyor. 

Özellikle AKP dönemi, bu yaklaşımın Türkiye’deki siyasal analize tam anlamıyla hakim olduğu bir dönem oldu. Bu hakim yaklaşıma göre, 2002-2007 arasındaki AKP’nin ilk dönemi ekonomi ile demokrasinin el ele gelişimine verilebilecek en güzel örnekti. Ancak 2007 sonrasındaki “demokratik duraklama” nedeniyle ekonomide işler kötüye gitmeye başladı. “Kapsayıcı olmayan kurumlar” ekonomik gelişmenin önünde engel olmaya başladı. Aşağıda, bu yaygın kanıya itirazlarımı sıralamaya çalışacağım. Bu tartışmayı iki nedenle önemsiyorum. İlki, muhalif kesimler arasında bu yanılgının hakim olması, stratejik açıdan sinizmi ve apolitikliği yeniden üretiyor. İkincisi, insanları güçsüzleştirerek, olası bir ekonomik krizi bir kurtarıcı olarak görmelerine yol açıyor.