Kriz Notları

2008 yılında ABD’de patlak veren 21. yüzyılın ilk büyük krizi sadece bir ekonomik daralmaya yol açmadı, birçok ülkede emekçilerin yaşamını alt üst eden reformların uygulanmasına da gerekçe oldu.

Peki, kriz esasen neden ortaya çıktı? Nasıl bir dönemin içinden geçiyoruz? Türkiye ekonomisinin gidişatı nasıl? 2008’de yıkıma yol açan politika tercihleri birçok ülkede neden halen geçerliliğini koruyor? Küresel krizin yeni bir dalgası içinde miyiz? 2018 ile gelen ekonomik çalkantıların nedenleri ve sonuçları neler olabilir?

Yukardaki sorulara ve başkalarına 2011'den itibaren Kriz Notları'nda yanıtlar arıyor ve aklımıza gelen notları paylaşıyoruz. Umarız burada paylaştıklarımız, konu hakkındaki daha geniş bir kamusal tartışmanın bir parçası haline gelebilir.

18 Ekim 2018 Perşembe

‘En Kötüsü’ Henüz Başlamadı

Türkiye ekonomisindeki sorunlar 2013 yılında başlamadı ama bu tarihten itibaren giderek artıyor. Bu yazıda, -bir süredir işaret ettiğim- döviz-faiz kıskacına, açıklanan Eylül ayı verilerini ekleyerek yeniden göz atacağım. 

17 Ekim 2018 Çarşamba

Sınıf Mücadelesi ve Kriz

03.10.2018’de açıklanan enflasyon rakamları, Ağustos ayında derinleşen döviz krizinin etkilerinin ne denli büyük olduğunu ortaya koydu. Her ne kadar enflasyon rakamlarının açıklanması sonrasında Berat Albayrak, ‘en kötüsü geride kaldı’ diye açıklama yapsa da, kriz şiddetini daha da artırarak derinleşecektir. Geçtiğimiz dönemde Mehmet Şimşek’in kaç kere ‘en kötüsü geride kaldı’ şeklinde açıklama yaptığını araştırınca, benim yüzüm kızardı. Bu akıbet muhtemelen, Berat Albayrak’ı da bekliyor. 

Bu yazıda, krizin derinleşmesiyle sınıf mücadelesinin yoğunlaşmasını, somut süreçler üzerinden ele alacağım. Ekonomik kriz dönemleri, sınıf mücadelesinin yoğunlaştığı dönemlerdir. Bildiğiniz gibi analitik bir araç olarak sınıf, ana akım tartışmalarda rastlanılan bir kavram değil. Bu nedenle yoğunlaşan bu mücadeleleri anlayabilmek için eleştirel politik ekonominin sağladığı kavramsal olanaklardan yararlanmalıyız. Sürece bu şekilde bakıldığında sınıf mücadelesinin iki çeşidini tespit edebiliriz: sınıf-içi ve sınıflar-arası mücadeleler. 

8 Ekim 2018 Pazartesi

İşsizlik Sigortası Fonunu Kullanmanın Dayanılmaz Hafifliği (II)

Dünkü yazıda Fonun kaynaklarının emekçiler lehine kullanılmadığını, istihdama verilen desteğin işlevsiz olduğunu, Sayıştay raporlarında usulsüzlükler ve şeffaflık eksikliğinin tespit edildiğini vurgulamıştım. Bugün mevzuata ve son finansal operasyona bakalım:

7 Ekim 2018 Pazar

İşsizlik Sigortası Fonunu Kullanmanın Dayanılmaz Hafifliği (I)

Türkiye, işsizliğin pençesinde kıvranıyor. Resmi işsiz sayısı 3 milyon 315 bin (Haziran 2018 verisi). İş bulma ümidi olmayanlar, mevsimlik çalışanlar, iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar, zamana bağlı eksik istihdam ve yetersiz istihdam edilenler bütünüyle dikkate alındığında işsiz sayısı 6 milyon 600 bine varıyor. En geniş tanımıyla işsizler ordusuna sadece Mayıs ayından Haziran’a kadar 264 bin kişi katılmış.

5 Ekim 2018 Cuma

Çöküş değil 'dengelenme': Sanki bir feng shui

“Türkiye, enflasyon ve cari açık oluşturmadan yüzde 7 ve üzeri büyüyecek, refahı yaygınlaştıracak bir ülkedir. 2018 için bir kriz tehlikesi varsa bu, yukarıda anlattığımız gibi, Batı içindir. Artık onların krizi süreklidir ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu Doğu Bloku, yeni bir dünya kurmadan onların bu krizi de bitmeyecektir.”

Bu satırları 27 Aralık 2017 tarihli Milliyet’teki yazısında Cemil Ertem kaleme almıştı. Türkiye’de Kredi Garanti Fonu uygulamasıyla, yani devlet destekli kredi genişlemesiyle krizin atlatıldığına inanıyordu. Bu ve benzeri değerlendirmeler o sıralarda AKP iktisatçılarının favori argümanlarıydı: Buna göre piyasayı hareketlendiren yeni mekanizmalar ve Türkiye’ye has yenilikçilik ile yüksek büyüme sürdürülebilirdi, sorunlar zaten yolda çözülürdü.

3 Ekim 2018 Çarşamba

3 Grafikte Ekonomik Gidişat

Ekim ayının ilk günlerinde, ekonomik gidişata dair önemli veriler açıklanmaya başladı. Üç veri ile geldiğimiz noktayı ve gidilecek istikameti görebiliyoruz.

27 Eylül 2018 Perşembe

Sayıştay Kalmadı, McKinsey Verelim!

Ekonomik kriz gündeminin tam ortasında yapılan ABD ve Almanya ziyaretleri, geçtiğimiz hafta açıklanan Yeni Ekonomik Plan (YEP) için dış destek sağlama çabası olarak görülebilir. 

Gezinin ilk ayağı tamamlandı. ABD Başkanı D. Trump ile ayaküstü yapılan görüşme ve Pastör Brunson'ın yakında salıverileceği haberleri dışında, pek bir gelişme olmadan New York Seferi'nin tamamlandığını düşünmüştüm, ama Hazine veMaliye Bakanı Berat Albayrak beni yanılttı. Meğerse, New York Seferi'nde çok kritik bir gelişme yaşanmış.

Erdoğan’ın Almanya Ziyaretinin Önemi

Hukuk Yok, Siyasi Garanti Verelim 

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, giderek artan ekonomik kriz baskısını bir nebze de olsa hafifletebilmek için, gerek uluslararası firma temsilcileri gerekse resmi yetkililerle görüşmek üzere Eylül ayının son haftasını ABD ve Almanya ziyaretlerine ayırdı. ABD ziyaretinden hemen önce Erdoğan, Microsoft, Citibank, Google, Amazon, Philip Morris, Boeing, Pepsi Cola, Coca Cola ve IBM gibi 30 küresel firmanın temsilcileri ile buluştu. Bu sayfanın okuyucusunun aşina olacağı gibi, uluslararası yatırımların cezbedilmesi için hukuki değil siyasi güvence verilmiş. Abdülkadir Selvi’nin aktardığı şekliyle siyasi garanti konusu şu şekilde gündeme gelmiş:

‘Erdoğan toplantının sonunda şirket temsilcilerine çok önemli bir güvence veriyor: “Kendinizi ülkenizde hissedin. Sıkıntılı olduğunuzda ben buradayım” diyor.’ 

Yatırımcılara hukuki değil siyasi garanti verilmesi formülünün işlemesi için gerekli olan koşullara daha önceki yazılarda değinmiştim, o nedenle burada detaya girmiyorum. Sadece şunu belirtmekle yetineyim: Kriz ortamında bu formülün işlemesi zor. Ancak krizin dibi görüldüğünde mevcut iktidar halen siyasi garanti verebilecek pozisyonda kalmayı başarabilirse, bu formül tekrar işlemeye başlayabilir. 

25 Eylül 2018 Salı

Arjantin Dersleri: Üzülmeyi Bırakıp Merkez Bankacı Kovmanın Sevimliliği


Dünyada en yüksek faiz oranı Arjantin’de. Bahar aylarında çığrından çıkan yükseliş Ağustos ayı sonunda kuru kontrol altına almak için faizlerin yüzde 60’a yükseltilmesiyle birçok gözlemciyi serseme çevirdi. IMF ile devam eden görüşmelerde işlerin kısa zaman içinde düzeleceği görünümü vermek zorunda hisseden Mauricio Macri, Merkez Bankası Başkanını kovarak hem kitlelere hem de IMF’ye bir kurban sundu.

21 Eylül 2018 Cuma

Orta vadede hepimiz batığız

Türkiye’nin kur krizi çok hızlı bir şekilde reel sektöre sirayet etti. Baş döndürücü hızla gerçekleşen gelişmelere ekonomi yönetiminin kifayetsizliği eklenince Türkiye’deki durgunlaşma eğiliminin daralmaya dönmesi olasılığı arttı. Durum eski adıyla Orta Vadeli Program (OVP), yeni adıyla Yeni Ekonomi Programı (YEP) açıklamasıyla krizi yönetenler tarafından da kısmen kabul edildi.

Birden fazla cephede kredi arayışı


Türkiye’nin kur krizi henüz tamamına ermemiş olsa da sanki klişelerle dolu bir oyunun son sahnesine atlayıvermiş durumdayız. TOBB Ticaret ve Sanayi Odaları Konsey Başkanı’nın şirketlerin borcunun 81 milyon Türkiye vatandaşının borcu olduğunu ilanıyla birlikte geriye bir şey kalmadı. Bundan sonrası fiyat artışını eksik gösterme telaşındaki TÜİK’in bayram operasyonu ile ağustos sonu fiyat tespitlerini erkene alması ve 3 Eylül’de açıklanan son yıllık enflasyon rakamını yüzde 18’in altına indirmesi gibi acıklı sahneler eşliğinde ilerliyor.

Tilki vaaz vermeye başladığında...


Türkiye’nin kur krizi daha sönümlenmeden gelen halktan fedakarlık bekleyen açıklamalar karşısında, Türkçe’ye “tilki vaaz vermeye başladığında gözünüz tavuklarda olsun” şeklinde çevrilebilecek İngiliz atasözü akla geliyor. Son birkaç haftada hepimizin aynı gemide olduğuna dair o kadar çok açıklama yapıldı ki, sonrasında özel sektörün borcunun aslında hepimizin borcu olduğu yönlü beyanların gelmesi de beklenebilir.

Dışarıdan sermaye girişlerine bağlı ekonomik yapıda özel sektörün borcu ve bilhassa yabancı para cinsi borcu, ancak olumlu uluslararası koşullar altında çevrilebilecek bir seviyeye yükseldiği sıralarda küresel finansal koşullar değişti. Kur krizi, şirketler kesiminin yabancı para cinsi borcunun fazlalığı nedeniyle önümüzdeki aylarda bir reel sektör krizine dönüşebilir ve 15 Ağustos’ta çıkarılan borç yapılandırma yönetmeliği de politika yapıcıların reel sektörün borç sorununun daha karmaşık hale gelmeden ertelenmesi amacını benimsediğini gösteriyor.

Şok Faiz Artışı, Batık Krediler ve İflas Ertelemeleri

2013 yılı, pek çok açıdan yakın dönem Türkiye için bir dönüm noktası idi. AKP’yi 2002’den beri şaşmadan iktidarı getiren neoliberal popülist modelin krizi 2013’te başladı. Ekonomik büyüme yavaşlamaya yoluna girdi, neoliberal popülizmin alamet-i farikalarından olan finansal içerilme durdu, gelir artmadan harcamaların artabilmesi ‘mucizesinin’ yaldızları dökülmeye başladı. Kısacası ‘büyü’ bozuldu. Yani, aslında 2013’te tıkanan model, o tarihten itibaren bir ‘zombi’ olarak varlığına devam ediyor. 

Aşağıdaki verilerden de görülebileceği gibi, 2016’da bir darbe teşebbüsü olmasaydı dahi, ekonomik zorluklar yoğunlaşacaktı. 2016’nın üçüncü çeyreğinde yaşanan daralma, 2017 referandumunu ve sonrasındaki seçimleri kazanmaktan başka seçeneği olmayan mevcut iktidar açısından alarm niteliğindeydi. İktidarı garantilemek için yaratıcı seçenekler devreye sokuldu ve bir ‘geleceğe kaçış’ planı uygulamaya kondu. 

Şimdi geleceğe kaçış öncesine, yani 2016’ya dönüyoruz. Ama iki farkla. İlki siyaseten rejim değişimi hedefine ulaşmış bir iktidar var artık. İkincisi, iktisadi olarak, ilkinin maliyeti nedeniyle ekonomi 2016’dan çok daha kötü bir durumda. İki veri[2] ile gidişatı değerlendirip, konuyu geçtiğimiz hafta sonu yapılan ‘teknik iflasların’ 2023’e kadar ertelenmesi düzenlemesine getirerek, şok faiz artışının olası sonuçlarına değineceğim. 

13 Eylül 2018 Perşembe

TCMB'nin 13 Eylül Kararı: Sert Daralma Geliyor

Para Politikası Kurulu toplantısı sonucunda gelen % 6.25'lik faiz artırımı, zaten içinde girdiğimiz ekonomik yavaşlama sürecinin daha da hızlanmasına neden olacaktır. Önümüzdeki dönemde sert bir resesyon, neredeyse garantilemiştir. TCMB, bunu açıklamasında 'iç talepteki yavaşlama hızlanmaktadır' diyerek teyit ediyor. 

8 Eylül 2018 Cumartesi

Faiz ve Neoliberal Popülizm Krizi

Önceki yazılarda, merkez bankasının faiz artışı yapıp yapmamasının sadece teknik bir karar olmadığının altını çizmeye çalıştım. Döviz-faiz kıskacına sıkıştırılmış Türkiye ekonomisinin bir birikim rejimi krizi, yani yapısal bir kriz yaşadığını, ekonomi politikasındaki kilitlenmenin bunun bir görünümü olduğunu ve faiz konusundaki tartışmayı bu çerçeve ele almak gerektiğini düşünüyorum. Bu bağlamda, mevcut kriz koşullarında ekonomi yönetimin önündeki seçenekleri ve bu seçeneklerin olası sonuçlarını geçtiğimiz hafta değerlendirmiştim. Bu yazıda konuyu, neoliberal popülizmin krizi bağlamında açıklayacağım. 

31 Ağustos 2018 Cuma

Krizin Çözümü Ne?

Sıklıkla gündeme gelen 'peki o zaman çözüm ne' sorusu üzerine birkaç hatırlatma yapayım: 

28 Ağustos 2018 Salı

Ankara’nın Seçenekleri Neler?

Bayram tatili nedeniyle ara verilen kriz gündemi, Eylül ayı ile birlikte yeniden yoğunlaşacak. Geçen haftaki yazıda, ekonomi yönetiminin krize müdahalesini beş madde ile özetlemiştim. Bu yazıda, 10 Ağustos’ta zirveye varan döviz krizi sonrası ekonomi yönetiminin önündeki seçeneklere değineceğim. 

22 Ağustos 2018 Çarşamba

Krizin Gidişatı ve Kurtarma Planının İçeriği

Ekonomi yönetimi, 10 Ağustos günü TL’nin yüzde 15’i aşan değer kaybından sonra, takip eden Pazartesi (13 Ağustos 2018) gününden itibaren sürece müdahale etmeye başladı. Bu yazıda, beş madde ile krizin gidişatını özetledikten sonra, ekonomi yönetiminin krize müdahale patikasını belirleyen yapısal sınırlara değineceğim. Böylelikle, mevcut iktidarın faiz politikasının ‘ekonominin gereklerini bilmek’ ile ilgili olmadığını bir kez daha vurgulama fırsatı bulmayı umuyorum. 

18 Ağustos 2018 Cumartesi

Lira’s Downfall is a Symptom: the Political Economy of Turkey's Crisis

Turkish Lira lost almost 45 per cent of its value against the U.S. Dollar in 2018. The losses accelerated notably in recent months and particularly in the second week of August, which included the two days in which Lira lost the most against USD since the 2001 crisis. 

Suddenly, it became “all about Turkey” as the Bloomberg commentators said and many pundits expressed their opinions about the reasons as well as the dire consequences of a currency crisis. 

The first stage of the international financial crisis in 2008-09 was followed by the Eurozone crisis (2010-12). Increasing volatility in the markets of global South, which began by 2014 can be seen as the third stage in such a periodization. We believe that the downfall of Turkish Lira against this background is a symptom of macroeconomic problems and the policy responses of the last decade. In other words, Turkey’s 2018 crisis occurred as a combination of the impact of the tightening global dollar liquidity conditions, the choices of policymakers particularly in recent years and the inability to formulate a new economic model to overcome the crisis of accumulation, unfolding right now in Turkey. 

17 Ağustos 2018 Cuma

2018 Krizinin Ekonomi Politiği

Toplam üç yazıdan oluşan bu yazı dizisi ile, 24 Haziran sonrasında gerçekleşen siyasi rejim değişikliğinin ekonomi politikasının ne olabileceğini ya da bir başka ifadeyle yeni siyasi rejimin birikim modeli krizini aşıp aşamayacağı konusu ile ilgili seçenekleri değerlendiriyorum. 

İlk yazıda, tıkanan birikim modeline yama yaparak eskiye dönüş anlamına gelecek bir IMF programının ya da IMF anlaşması olmadan kurgulanacak bir istikrar programının, mevcut sorunları sadece erteleyebileceğini vurguladım. Bu seçeneğin hayata geçmesi, birikim rejimi krizini yaratan kısırdöngüye dönüş anlamına gelir. 

İkinci yazıda da, masadaki seçeneklerden bir diğer olan ‘kalkınmacı devlet’ modeline geçişin, mevcut Türkiye şartlarında ne kadar uygulanabilir olduğu konusunu ele aldım. Çıkan sonuç, devlet kapasitesindeki zaaflar ve strateji eksikliği nedeniyle bu tip bir modelin uygulanabilir olmadığı idi. 

Bu yazıda, ne tam olarak ana akım istikrar programının uygulanabildiği ne de kalkınmacı devlet modeline geçilebildiği günümüz yapısal kriz koşullarında, yeni kurulan rejimin ekonomik yönelimini nasıl tanımlayabileceğimiz üzerinde duracağım. Bu şekilde, TL’deki değersizleşmeye neden müdahale edilemiyor? ya da ekonomi politikasının ‘kilitlenmesinin’ nedeni ne? gibi soruların da yanıt bulacağını düşünüyorum. 

13 Ağustos 2018 Pazartesi

Türk Lirası’nı kim kurtaracak?


İlginç zamanlardan geçiyoruz. Herkes Türk lirasını kurtarmak istiyor. Ama Türkiye’de iktidar ekonomik bünyenin sağlam olduğunu iddia ediyor, bazı muhalefet milletvekilleri de Türkiye’ye komplo kurulduğu düşüncesini savunuyor.

12 Ağustos 2018 Pazar

İki Farklı AKP ve Otoriterleşme

2002-2018 arası AKP hükümetlerini iki dönemde incelemek oldukça yaygın. Bu yaygın dönemlendirmeye göre 2002 ile 2008 krizi arası ilk dönemde, demokratikleşme ekonomik büyüme ile el ele gitti. Yine bu yaklaşıma göre 2008 sonrası, özellikle de 2010 referandumu sonrasında AKP yönetimi otoriterleşmeye başladı; geçen yılki referandum ve 24 Haziran seçimleri ile birlikte tek adam rejimine geçildi. Bu tip yakın tarih okumaları pek çok açıdan eleştirilebilir. Ancak bu yazıdaki konumuz açısından en büyük eksiklik, bu dönemlendirmeyi kullanan analizlerin iki dönem arasındaki ilişkiyi ve ilkinden ikinciye dönüşümün nedenlerini ve bu dönüşüm nasıl gerçekleştiğini yeterince açıklığa kavuşturamamalarıdır. 

Ne oldu da ekonomik büyümeyi getiren ve ülkeyi (sözde) demokratikleştiren AKP birdenbire otoriterleşti ve sonra rejim değişimine kadar varan bir tek adam yönetimi geldi? İkinci AKP, ilk AKP’den bir “sapma” mı? Yoksa ikinci AKP ilk AKP’nin “özü” mü? Her iki dönem, sınıfsal güç dengeleri açısından bir farklılığa mı işaret ediyor? Her iki dönemdeki devletin içsel yapılanması nasıl değişti? Bu tip sorular çoğaltılabilir, çoğaltılmalı da. Bu yazıda, doğal olarak, tartışmaya nihai bir nokta koyma iddiası yok. Aksine tartışmayı daha da açmak için bir düşünce egzersizi ile “buraya nasıl geldik” sorusunun olası yanıtlarından bazılarını gündeme getirerek, Türkiye’deki değişimin, dünyada Türkiye’ye benzeyen ülkelerdeki değişimle benzerliğine işaret edeceğim. 

10 Ağustos 2018 Cuma

Üç kuruşumuza da çökecekler mi?

Hafta sonu katıldığım bir seminerde yaklaşık iki saat boyunca Türkiye ekonomisinin sorunlarına dair görüşlerimi paylaştım. Seminer sonunda, şaka yollu, doların akıbetini soran bir katılımcıdan sonra, yanıma usulca yaklaşan bir dinleyici çekimser de olsa sorma ihtiyacı hissetti: “6 olur değil mi?”. Bu, bir sorudan ziyade endişe ifadesiydi. Bütün göstergelerin kötüye gitmesi ve sürüklenme duygusu, kanımca “dolar yükselecek mi?” sorusunun arkasında heyula gibi dikilen şu endişeyi güçlendiriyor: Yabancı para mevduatlarına, üç kuruş birikimimize bir el atma söz konusu olur mu?

Yeni Rejim ve ‘Kalkınmacı Devlet’

Geçen haftaki yazıda, ekonomideki güncel sorunlarına çözüm olarak hazırlanan bir istikrar programının çözüm değil, benzer sorunları yaratan bir kısırdöngüye dönüş anlamına gelebileceğinin altını çizmiştim. Gerçekten de, son dönemde sıklıkla dile getirilen ‘IMF programı’ seçeneği, Türkiye ekonomisindeki birikim modeli krizini aşmaktan çok, zaten krizde olan mevcut birikim modelinin devamını sağlamaya yönelik olacaktır. 

Geçen hafta kaldığım yerden devam ederek, bu yazıda şu soruyu ele alacağım: 24 Haziran sonrasındaki siyasi rejim değişikliğini, yapısal krizi aşmaya dönük ve ‘kalkınmacı devlet’ modeline yönelen bir devlet-kurma girişimi olarak görebilir miyiz?