Perşembe, Nisan 05, 2018

Siyasi Rejim Tartışmalarına Emek Merkezli Bakmak: Neoliberal Popülizm ve Yeni Emek Rejimi

15 Temmuz 2016’daki darbe girişimini, sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal yönetimini ve 16 Nisan 2017’deki referandumla birlikte hazırlıkları olgunlaşan rejim değişimini nasıl açıklamak gerekir? Devlet ve sermaye arasındaki ilişkilere dair teorilerimiz ve sınıf fraksiyonları gibi kavramsal araçlar, Türkiye tarihinin bu önemli olaylarını açıklamada ne kadar işlevli? Egemen sınıf fraksiyonlarının devletin güncel biçimlenişindeki etkileri neler? 15 Temmuz’un nedenlerini açıklamak için Marksist devlet kuramını bir kenara koymak mı gerekir? Sınıf mücadelesinin olası tek biçimi kapitalistler ile işçiler arasındaki dikey mücadeleler midir? Egemen sınıf içi mücadeleler, hangi durumlarda tayin edici bir nitelik kazanabilir? Devlet ile sermaye fraksiyonları arasındaki ilişkiye dair “devlet odaklı” analiz, “sermaye odaklı” hale gelince daha kapsayıcı olabilir mi? Ya da bu ikisi, “emek odaklı” analizlerle dengelenebilir mi? Dahası, emek rejimi, birikim rejimi ve siyasal rejimler arasındaki bağlantılar nasıl ortaya konabilir?[1]

Bu gibi sorular çoğaltılabilir. Zira 15 Temmuz ve 16 Nisan ile ilgili halen yeterince gelişkin bir açıklamaya sahip değiliz. Mevcut açıklamaların çoğu –haklı olarak– 15 Temmuz’un olgusal olarak incelenmesine yönelik gazetecilik yazıları ağırlıklı. Ancak AKP ile Gülenciler arasındaki kavgayı açıklamak için hangi teorik çerçevenin kullanılacağı ya da hangi süreçlerin devlet içindeki bu gibi çatışmaları daha da önemli hale getirdiği gibi soruların üzerine gitmemiz gerektiğini düşünüyorum. Aşağıda, 2000’ler Türkiye’sini anlamaya dair eleştirel bir politik-ekonomi çerçevesi önereceğim. Neoliberal Popülizm (NP) çerçevesi sayesinde, hakim birikim rejimi ile emek rejimi ve bu ikisi ile siyasal rejim arasındaki bağlantıları kurabileceğimizi ileri süreceğim. 

Argümanın Sunumu 

Öne sürdüğüm argümanı şöyle özetleyebilirim. NP modelini kullanarak Türkiye’ye bakan bir literatür birikiyor.[2] Bu çalışmaların neredeyse tamamı, NP modelini güçlü bir neoliberal ekonomik programla birlikte uygulanan sosyal yardım programları ile iktidardaki partiye hizmet eden yeni bir kısmi refah rejiminin oluşumu üzerinden açıklıyor. 

Sosyal yardımlar etrafında örülen yeni kısmi refah rejimi, pek tabii ki NP modelinin ayrılmaz bir parçası. Ancak NP modelinin bu sosyal içerme yönüne ek olarak, finansal içerme boyutunun da analize dahil edilmesi gerektiğini öneriyorum. 2000’li yıllarda Türkiye ekonomisinin finansallaşma dinamiklerini ve bunun toplumsal-siyasal etkilerini dikkate almayan analizler, güçlü bir neoliberal ekonomik program uygulamasına rağmen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 16 yıldır seçmen desteğini nasıl koruyabildiği sorusuna eksik yanıtlar verecektir. 

Aşağıda detaylandıracağım şu önermeden hareket ettiğimi belirteyim: Türkiye’deki NP modeli, 2000’ler boyunca neoliberal ekonomik programın uygulanmasına ve bu program sonucunda ortaya çıkan hoşnutsuzlukların sosyal ve finansal içerilme mekanizmalarıyla törpülenmesine dayanıyor. 

Bu iki telafi mekanizması, aynı zamanda, siyasi istikrar üreten süreçler olarak da görülebilir. Bunun nedeni, bu iki mekanizmanın işleyişi sonucunda sadece toplumun en yoksullarının ve marjinal kesimlerinin gündelik hayatlarında somut maddi gelişmelerin yaşanması değil. Daha önemlisi, finansal ve sosyal içerilme mekanizmaları ile işçi sınıfının örgütlü kesimlerinin ve genel olarak toplumsal muhalefetin gücünün dramatik bir şekilde azaltılmasıdır. 

Atomize edilerek örgütlülüğü dağıtılan emekçi sınıflar, iktidar partisinin finansal ve sosyal içerilme ağları içerisinde yeniden kurulmakta ve bu durumun derinleşmesi, geniş anlamda işçi sınıfının[3] sosyolojik var oluşunu olmasa da, siyasal aktör olma kapasitesini büyük ölçüde erozyon uğratmaktadır. Örgütlü emeği ya da emeğin örgütlenme koşullarını ve genel olarak sınıf siyasetinin zeminini zayıflatan bir model olan NP’nin siyaseten önemli sonuçları var. 

NP modelin derinleşmesiyle siyasetin doğası değişiyor. Kestirmeden söylemek gerekirse, NP modelinin hayata geçmesiyle birlikte siyasetin içeriğinin ve konusunun belirlenmesinde sınıflar-arası (emekçi sınıflar ile burjuvazi) mücadeleler kadar, sınıf-içi (hakim ekonomik ve siyasal elitler arası) mücadeleler de etkili hale geliyor. Bunun anlamı, elbette, işçi sınıfının oradan kalması ya da sınıf mücadelesinin operasyonel bir kavram olmaktan çıkması değil. 

Vurgulamak istediğim, konjonktürel olarak da olsa, emek rejimindeki değişimin siyasal rejime yansımalarının olduğu. Türkiye’de 1980’deki dönüşümden emekçi sınıfların ve geniş anlamdaki toplumsal muhalefetin karar alma süreçlerinden dışlanması, Nicos Poulantzas’ın kullandığı anlamdaki otoriter devletçilik uygulamaları ile zaten hayata geçiyordu.[4] Ancak bu sürecin tamamlanması, 2000’lerde gerçekleşti. 

NP modeli hayata geçtikçe, siyaset, giderek egemen sınıf-içinde cereyan eden bir faaliyete dönüştü. Ancak alt sınıflardan gelen baskının daha “yönetilebilir” hale geldiği bu modelde siyasi gerilimler azalmıyor. Aksine, bizzat alt sınıfların baskısının azalması nedeniyle ekonomik ve özellikle siyasal elit içindeki çatışmalar daha da yoğunlaşıyor. Bir başka ifadeyle, siyasetin egemen sınıf-içi bir uğraş olarak sınırlanması, egemen sınıf içindeki farklı gruplar açısından mücadelenin daha da yoğunlaşması anlamına geliyor. 

Poulantzas’ın terminolojisi ile ifade edersek, yürütmenin yasama karşısında öne çıkması, yürütme içinde de uzmanlaşmış ekonomik aygıtlarda (ya da güvenlik aygıtlarında) gücün daha da yoğunlaşması, aynı zamanda egemen sınıf içerisinde bu aygıtlara hakim olma mücadelesini de yoğunlaştırmıştır. 

Kısacası, bu yazı ile şunu öneriyorum: birikim rejimine bağlı olarak emek rejiminin değişmesi, siyasal rejimi de değiştiriyor olabilir. Birikim rejimi ile sermaye birikiminin belirli bir konjonktürdeki ana özelliklerini; emek rejimi ile emeğin bu birikim rejimindeki konumunu ve siyasal rejim ile de diğer iki unsura bağlı olarak, bireysel düzlemde devlet ile vatandaşlar, sınıfsal düzlemde hakim sınıf ile emekçi sınıflar ve egemen sınıflar arasındaki ilişkilerin biçimini kastediyorum. 

Somutlaştırırsam, emekçi sınıfların ve daha genel olarak da sınıf siyasetinin marjinalleştirilmesine dayanan NP modeli, Türkiye’de günümüzde yaşanan siyasal krizi açıklamak için elverişli bir hareket noktası olabilir. Bu çerçeveden bakarsak, sınıf siyasetinin marjinalleştirilmesinin doğrudan sonucunun, odağında devlet iktidarını ele geçirmek olan siyasi elitler arası güç mücadelelerinin daha da yoğunlaşması olduğunu görebiliriz. 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimi krizinden başlayarak geçen 10 yıl ve sonunda yaşanan 15 Temmuz ve 16 Nisan bu çerçevede anlaşılabilir. 

Eğer siyasal rejim değişimi ve otoriterleşmenin kökeninde değişen emek rejimi ve çalışanların her düzeyde karar alma süreçlerinden dışlanması yatıyorsa, bu durum bize demokratikleşme için nasıl perspektife sahip olmamız gerektiğinin yolunu da verir. Kısacası, mevcut emek rejimini tersine çevrilmeden herhangi bir demokratikleşme sürecinin gerçekleşmesi mümkün değildir. Bir başka ifadeyle, AKP sonrası olasılıklar içinde, emeğin ekonomik ve siyasal olarak güçlendirilmesini hedefleyen bir değişim dışındaki demokratikleşme çabaları, dönemsel ve geçici olacaktır. 

Aşağıda ana hatlarıyla Türkiye’deki NP modelinin bileşenlerini açıkladıktan sonra bunun siyasete etkisini ele alacağım. Bu modelin en temel sonucu, emekçilerin hem siyasal hem de örgütsel olarak güçsüzleştirilmesidir. Emek rejiminde yaşanan bu değişim, egemen blok içindeki kesimler arasındaki devlet iktidarı odaklı mücadelenin daha da yoğunlaşmasına neden olmuştur. 

Asker Postalı ile Liberalizm 

1980 yılı, tartışmasız bir şekilde, Türkiye’nin yakın tarihinin en önemli kırılma anlarından biri. Üç yıl süren askeri diktatörlük, ekonomik olarak Türkiye’nin tıkanan birikim rejiminin sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda değiştirilmesini, siyasi olarak da solun ve emek hareketinin ezilmesini amaçladı. Türkiye’de asker postalı ile hayata geçen bu köklü ekonomi-politik değişim, dünyada 1970’li yıllarda kapitalizmin yaşadığı küresel krizin sonrasındaki neoliberal dönüşüme paralel olarak gerçekleşti. 1960-1980 arasında birkaç istisna yıl dışında sürekli artan reel ücretler, askeri darbe sonrasında oluşturulan yeni emek rejimi altında sürekli geriledi. Yeni emek rejimi, IMF ve Dünya Bankası’nın koşullu kredileri yoluyla hayata geçirilen yeni birikim stratejisinin en önemli bileşenlerinden biri idi. Zaten askeri darbe, “dökülen kardeş kanını” önlemek kadar, 24 Ocak 1980’de ilan edilen emek karşıtı ekonomik dönüşüm programını uygulamak için de gerekliydi. 


Türkiye’de ekonomi politikalarının ana mecrası 24 Ocak 1980’den beri neoliberalizmdir. Ancak bu, 1980’den günümüze kadar ekonomi politikalarının kesintisiz bir çizgide ilerlediği anlamına gelmiyor. 1980’li yıllar, askeri darbenin ve siyasi yasakların oluşturduğu dikeniz gül bahçesinde tek başına iktidar olan ANAP’lı yıllardı. Ancak hem yasakların kalkması hem de emekçilerin 12 Eylül rejiminin getirdiği neoliberal programa itirazları, 1980’lerin sonuna gelindiğinde Türkiye’deki siyasal sistemi kilitlemiştir. 

Emek Hareketinin Cevabı 

Darben 10 yıl sonra, 1990’lı yıllara geldiğimizde gördük ki, 1980 darbesi ile emek hareketi örselenmiş, ama yere düşmemişti: 1989-1991 arasındaki yüksek reel üret artışları sayesinde 1980’lerdeki kayıplarını bir ölçüde de olsa telafi edebildi. Ancak emek hareketinin yeniden canlanması, sadece yeni emek rejimi açsıdan değil, aynı zamanda yeni birikim rejimi ve nihayetinde de siyasal sistem açısından bir tehdit oluşturmaya başladı. Merkez partilerin gerilemeye başladığı bu dönemde, ekonomik taleplerin yanında siyasal İslâmcıların ve Kürt hareketinin giderek yükselen mücadelesi, 1990’ların, siyasi rejim açısından sürekli kriz yıllarına dönüşmesine neden oldu. 

1990’lı yılların sürekli kriz durumu, 10 yılda 10’dan fazla hükümet değişimi, 1994 ve 1999 ekonomik çöküşleri, 1997 askeri müdahalesi ve Kürt sorununun üzerine “düşük yoğunluklu harp” yöntemleriyle gidilmesi sonucunda, meselenin daha da kronikleşmesi ile kendini ifade etti. Kronik siyasi istikrarsızlığın temel dinamiği, “yapısal uyum ikilemi” idi. Bunun anlamı, siyasi iktidarların birbiriyle çelişen iki amacı aynı anda yerine getirmeye zorlanmalarıdır. Bu amaçlardan biri IMF ve Dünya Bankası tarafından dikte ettirilen ve Türkiye’deki büyük sermaye kesimleri tarafından da aktif bir şekilde desteklenen yapısal uyum programlarının hayata geçirilmesiydi. 


Yapısal uyum programları, özelleştirme, serbestleştirme ve devletin küçültülmesi öncelikliydi. Her üç gelişme için gerekli şart ise emek hareketinin geriletilmesiydi. Ancak 1980’ler ile 1990’lar arasındaki fark, ikincisinde emek hareketinin yeniden canlanması oldu. 1990’ların kronik istikrarsızlığın kökeninde de bu vardı. Siyaset sınıfının hayata geçirmeye çalıştığı ikinci amaç ise, yeniden seçilebilmek için seçmenlerin gündelik hayatlarında pozitif gelişmelerin gerçekleşmesi zorunluluğudur. 

Daha basitçe söylersek, siyasal istikrarsızlık yaratan ikilem şöyle işledi: Siyasi partiler iktidara gelebilmek için IMF programını kabul edeceklerini ilan ettiler, ancak genellikle seçmenden gelen baskı nedeniyle yeniden seçilebilmek için programı uygulamaktan vazgeçtiler. Siyaset sınıfının karşı karşıya geldiği bu açmaz, 1990’lı yıllar boyunca ana akım siyasi partilerin adım adım erimesine yol açtı. 

Bu ikilem ile karşılaşan siyasetçiler, 1990’lı yıllarda giderek yozlaşan popülist uygulamalara giriştiler, ancak bu çoğu kez kamu açığının daha da büyümesiyle ve sonrasında gelen krizlerle sonuçlandı. Özellikle 1989 yılında gerçekleştirilen sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi adımı sonrasında, Türkiye küresel finansal sisteme entegre oldu ve emekçilerin baskısı nedeniyle neoliberal programdan sapmanın maliyeti daha da ağırlaştı. Siyasetçiler bakımından bu ikilemin aşılabilmesi, birikim rejimi ile emek rejimi arasındaki bu uyumsuzluğun giderilmesiyle, ancak 2001 krizi sonrasında mümkün olmuştur. 

2001 Krizi: Bir Dönüm Noktası 

2001 krizi, Türkiye’nin yakın tarihinde en az 1980 darbesi kadar önemli bir dizi değişimi tetikleyen kritik bir olaydır. Krizin hemen ardından gelen 2002 seçimleri, Milli Görüş geleneğinden gelen, ancak bu geleneğe ait “adil düzen” ya da kalkınmacı devlet müdahaleciliği gibi ekonomi politikalarını terk ederek “gömlek değiştiren” AKP’nin mutlak zaferiyle sonuçlandı. AKP çıkardığı adil düzen gömleğinin yerine neoliberal ekonomik programı kucakladı ve 1980 darbesi ile başlayan, ancak 1990’larda emek hareketinin yeniden canlanması nedeniyle kesintiye uğrayan neoliberal programı tamamlamaya girişti. Ancak kendine özgü modifikasyonlarla birlikte. 

2002 seçimleri öncesinde, 2001 krizinden çıkış için uygulanan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı, 1980’deki 24 Ocak Kararları ile başlayan serbestleşme dalgasının kural temelli kurumsal çerçeve ile desteklenmesine dayanıyordu. 2001 krizi sonrası gerçekleştirilen reformlar, 1990’ların sürekli siyasal istikrarsızlığının müsebbiplerinden biri olan yapısal uyum ikilemini ortadan kaldırması nedeniyle de önemliydi. AKP’nin iktidar olduktan sonra olduğu gibi devraldığı bu çerçevenin özü paranın ve emek gücünün yönetimindeki değişimlerdi. Yeni para politikası çerçevesi, yeni emek rejimi ile desteklendi.[5]


DSP-ANAP-MHP’den oluşan üçlü koalisyon hükümeti döneminde, Dünya Bankası’ndaki görevini bırakarak kriz yönetimi için Türkiye’ye gelen Kemal Derviş, daha ilk günlerde reformların doğrultusunu açık bir şekilde belirtmişti: 
“Bu yapı değişikliğinin bir temeli var. O da şu: Siyasi alan ile ekonomik alan arasındaki sınır. Etkileşim değişmelidir. Siyaset ile ekonomi birçok ülkede olduğu gibi, Türkiye'de de birbirine çok girmiş durumda. Bundan hem siyaset, hem de ekonomi zarar görüyor. Siyasetin ekonomiyi kullanma süreci durmalıdır. Siyasete sevginin artması için bu mutlaka gerçekleştirilmelidir.''[6]
Derviş’in açıkladığı ve reformların temeli olan ekonomi ile siyasetin ayrıştırılması programının odağında paranın yönetiminin siyasetin ulaşamayacağı bir noktaya konumlandırılması yer alıyordu. Paranın yönetimindeki bu değişim, merkez bankasının yeniden yapılandırılması ve finansal sistemin ıslahı ve geliştirilmesi yoluyla hayata geçti. 

Merkez Bankası reformu, 2001 krizinden çıkış için uygulanan programın en önemli parçalarından biriydi. Ekonomi ile siyasetin ayrıştırılmasının Merkez Bankası açısından anlamı, Merkez Bankası ile Hazine arasındaki ilişkinin kopartılması oldu. Merkez Bankası bağımsızlığı ile sonuçlanan bu yeni yapı ile paranın yönetimi kural temelli olarak gerçekleştirilecekti.[7]

Enflasyon hedeflemesi sistemi, yeni yapının odağında yer aldı. Hazine ile Merkez Bankası arasındaki ilişkinin kesilmesi sayesinde uygulanan mali disiplin soncunda kamunun borçlanma gereğinin azalması, aynı zamanda finansal sistemdeki reformun da zeminini hazırladı. Finansal reform, bankacılık sisteminin ıslah edilmesiyle ve kredi faaliyetinin bankaların asli işlevi haline getirilmesiyle gerçekleşti. Hanehalkı ve firma borçlarının muazzam artışı anlamına gelen bu süreçte, tüketici kredileri ve ticari krediler büyük rol oynadı. 

2001 krizi üzerine yapılan değerlendirmelerde genellikle finansal reform adımları öne çıkıyor. Ancak en az bankacılık ve finans alanında yapılan düzenlemeler kadar kritik olan bir başka değişim emek alanında yapıldı. 2003 yılında gerçekleştirilen İş Yasası değişikliği, 1980 sonrasında oturtulmaya çalışılan yeni emek rejiminin hukuksallaştırılması anlamına geliyordu. Sonraki yıllarda yapılan düzenlemelerde desteklenen yeni emek rejimine göre esneklik ve taşeronlaşma esas, güvenli ve sendikalı çalışma istisna haline geldi. 

Emek piyasasının esnekleştirilmesiyle oluşan yeni emek rejimi, siyasetin yapısı üzerinde de etkili oldu. 1990’lı yıllardaki siyasal istikrarsızlıkların nedenlerinden biri olan yapısal uyum açmazının temelinde örgütlü emeğin halen bir siyasal aktör olarak hükümetleri etkileyebilme kapasitesinin olması yatıyordu. Özelleştirme uygulamaları ve emek piyasasının esnekleştirilmesi, örgütlü emeği hızla siyasi denklemin dışına itti ve 2000’lerde siyasetin gündemini belirlemede marjinal bir güç haline getirdi. 

Kısacası, paranın yönetiminde Merkez Bankası bağımsızlığı ve enflasyon hedeflemesi sistemine geçilmesi ve emek gücünün yönetilmesinde güvencesiz çalışma ilişkilerinin ve taşeron sisteminin giderek yaygınlaşması adımları sayesinde 2000’li yıllarda iktidar partisi, 1990’lı yıllarda siyaset sınıfının karşılaştığı ve kökeninde örgütlü emeğin direnişinin olduğu ikilemi aşabildi. Bunun en temel nedeni, emek hareketinin bu sefer asker botu ile değil, piyasa ilişkileri marifetiyle güçsüzleştirilmesiydi. 1980 darbesi ile örselenen, ama yıkılmayan emek hareketi, 2000’lerdeki piyasa disiplini ile atomize edilerek parçalara ayrıldı. 

AKP’nin İkili İktidar Stratejisi 

Emek rejimi ile siyasal rejim arasındaki bağlantıları kurmak için siyasi aktörlük düzeyinde, AKP’nin 2000’lerin başında yürüttüğü ikili iktidar mücadelesine de değinmek gerek. Bu iktidar stratejisinin ilk ayağı Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci, ikincisi de 1998-2008 yılları arasında kesintisiz süren 10 yıllık IMF programı idi. Her iki gelişme de hem NP modelinin kuruluşu sırasındaki dış destek, hem de devlet içindeki iktidar mücadelesinde iktidar partisine yararlı kaldıraçlar olarak işlev gördüler. 

AB’ye üyelik sürecinin canlandırılması, AKP açısından sadece uluslararası sermayeyi ülkeye çekmek için bir güvence mekanizması olarak işlev görmedi. Aynı zamanda üyelik sürecinin şartlarının yerine getirilmesi, Türkiye’deki eski düzenin unsurlarının tasfiye edilmesi için de kritik bir işlev gördü. Özellikle demokratikleşme ve sivilleşme başlığı altında asker-sivil ilişkilerinin ikincisi lehine yeniden düzenlenmesini öngören değişiklikler, AKP ile liberal ve sol-liberal çevreleri “askeri vesayette karşı mücadele” başlığında buluşturdu. Hatta AKP, liberal çevreler tarafından Türkiye’deki demokratikleşme sürecinin itici gücü olarak görülmeye başlandı.


Benzer şekilde IMF programı da NP modelinin kuruluşunda, yabancı yatırımları cezbedecek bir dış destek olarak işledi. Ancak daha önemlisi, IMF programı AKP’ye olası popülist taleplere karşı özerk davranabilme olanağı tanıdı ve uluslararası liberal teknokrasi ve büyük sermaye ile bir ittifak zemini sağladı. Bunlara ek olarak, tıpkı AB üyelik sürecindeki gibi, ekonomi yönetiminin yeniden yapılandırılması, ekonomi bürokrasisi içerisinde eski düzenin savunucularının tasfiyesine olanak sağladı. 

Kısacası, 2001 krizi ve krizden çıkış için uygulanan reformlar, 1990’lı yılların yapısal uyum ikilemini ortadan kaldırarak, 2000’li yıllarda NP modelinin uygulanabilmesinin koşullarını hazırladı. 2001 krizi ile birlikte Türkiye’deki merkez siyasetin çöküşü ve tasfiyesi, siyasal İslâm geleneğinden gelen AKP’nin önünü açmış oldu. Böylelikle uluslararası liberal teknokrasi, yerli büyük sermaye çevreleri ve liberal aydınlar ile AKP arasında, eski Kemalist rejimin devlet yapısının tasfiyesi ve ekonominin neoliberal ilkelere göre yeniden düzenlenmesi konularında tam bir uzlaşma sağlanmış oldu. Bu uzlaşma, AKP’nin müesses nizam karşıtı yapısı ile neoliberal teknokratik reformcu güçler arasındaki ittifak ile güçlendi. 

Telafi Mekanizmaları 

NP modelinin alamet-i farikası, neoliberal ekonomi politikalarının bazı telafi mekanizmaları ile beraber uygulanabilmesidir. Bu anlamda NP modeli, ne kriz sonrası Avrupa’da uygulanan sadece “kemer sıkma” tedbirlerine dayanan bir programa, ne de örgütlü emeğin farklı düzeylerde temsiliyetini dayanan eski tip popülist modellere benziyor. Bunların dışında, NP ile hem neoliberal politikaların uygulandığı hem de toplumun en alttakilerinin örgütsüzleştirilerek içerildiği ve bunun siyasete tahvil edilebildiği bir modelden bahsediyoruz. 

Telafi mekanizmalarının kritik yönü, yeni emek rejiminin tamamlayıcı unsurları olmalarıdır. Buna göre her iki mekanizma da emeğin ekonomik ve siyasal gücünü artırıcı değil azaltıcı ve örgütlü mücadele dinamiklerini aşındırıcı etki yapmaktadır. Söz konusu telafi mekanizmaları sayesinde, neoliberal politikaların uygulanması sonucunda ortaya çıkabilecek olan tepkiler en aza indirilmiştir. Ancak daha önemlisi, herhangi bir örgütlü itirazın koşulları, yeni refah rejimi ve finansal içerilme mekanizmaları ile büyük ölçüde törpülenmiştir. Bu koşullar altında gerçekleşen itirazlar ise saman alevi gibi hızla parlayan, ancak kurumsallaşamadığı için aynı hızla sönümlenen hareketler olarak ortaya çıkıyor. 

Sosyal İçerilme 

AKP döneminde kurulan yeni refah rejiminin en önemli özelliği, daha önceki refah rejimi tarafından kapsanmayan enformel emek ve tarımsal nüfus gibi en alttakilerin devletin sağladığı sağlık ve sigorta sistemine dahil edilmesidir.[8] Büyük ölçüde kayıtlı olarak çalışan sanayi işçilerini ve memurları kapsayan eski refah rejiminden farklı olarak yeni rejim, AKP tarafından hususi olarak en yoksulların kapsanması için dizayn edilmiştir. Yeni refah rejimi, üç alandaki değişimler ile kuruldu. 2012 yılında sona erdirilen bir uygulama olan Yeşil Kart’tan faydalananların sayısı 2010 yılında 10 milyon kişiye ulaşmıştı. Yeşil Kart uygulaması, Genel Sağlık Sigortası uygulamasına devredilmeden önce, herhangi bir sosyal güvenceye sahip olmayan en yoksulların içerilmesi açısından kritik bir işlev gördü.[9]

İkinci değişim, Dünya Bankası destekli Şartlı Nakit Transferi (ŞNT) sisteminin geliştirilmesiyle gerçekleşti. Sistemin kapsadığı kişi sayısı 2011 yılında 10 milyonu buldu. ŞNT sisteminin kritik yanı, nakit desteklerin verilmesi sırasında sistematik bir kriterin olmaması ve Başbakanlığın geniş takdir hakkına sahip olmasıdır.[10] Bu sayede ŞNT sistemi, toplumun en yoksullar kesimlerinden seçim desteği sağlayacak şekilde dizayn edilmiştir.[11] Yeni refah rejiminin üçüncü ayağını ise, daha önceden üçlü şekilde yürütülen sigorta sisteminin Genel Sağlık Sigortası olarak tek çatı altında birleştirilmesidir. Sonuçta, yeni refah rejiminden en çok faydalanan kesimler toplumun en yoksulları ve kayıt dışı çalışanları olmuştur. 

Finansal İçerilme 

Sosyal içerilme mekanizmaları yanında finansal içerilme de NP modelinin temel özelliklerinden biridir. Esnek bir tanımlama ile finansal içerilme, daha önceden finansal sisteme erişimi olmayan kesimlerin sisteme dahil edilmeleri anlamına geliyor.[12] Özellikle düşük gelirli kesimlerin finansal sistem tarafından içerilmesi, geçtiğimiz 16 yılda AKP’nin seçmen desteğinin sürmesinde kritik bir rol oynamıştır. Uygulanan neoliberal program sayesinde dönem boyunca reel ücretlerde anlamlı bir artış yaşanmamıştır. Buna ek olarak özelleştirme uygulamaları ile kamu hizmetleri daha pahalılaştığından, hanehalkı bütçesinden bu hizmetlere ayrılan kısım artmıştır. Bu iki gelişme sonucunda geniş toplum kesimleri, mevcut yaşam standartlarını korumakta zorlanmaktadır. 


Ancak neoliberal programın uygulanmasının bu olumsuz sonuçları finansal içerilme sayesinde törpülenebilmekte, sorunlar geleceğe ertelenebilmektedir. Bir başka ifadeyle, geliri harcamaları oranında artmayan kesimlere borçlanmanın bir seçenek olarak sunulması, 2000’lere özgü bir gelişmedir. Böylelikle erken kapitalistleşmiş ülkeler için iyi bilinen bir formülasyon olan, reel gelirin artmadığı koşullarda dahi tüketimin desteklenmesini mümkün kılan tüketici kredileri,[13] NP modelinin bir parçası olarak hayata geçen finansal içerilme sayesinde Türkiye için de elverişli bir politika seçeneği haline gelmiştir. 

Örneğin geliri 0 ile 1000 TL arasında olan toplumun en yoksul kesimlerinde borçlanma, 2001 ile 2013 yılları arasında 10 kat artmış ve bu gelir kategorisindeki borçlu sayısı 4 milyon kişiye ulaşmıştır. Geliri 0 ile 2000 TL arasında olan kesimin borçlanmasında da benzer bir artış yaşanmıştır. Son olarak Türkiye’deki geliri 0 ile 5000 TL olan kesimlerin toplam bireysel borçlar içindeki payı 2005 yılında yüzde 40’lardan 2010 yılında yüzde 75’lere ulaşmıştır. Bir başka ifadeyle Türkiye’deki toplam bireysel borçlanmanın üçte ikisi bu kesim tarafından gerçekleştirilmiştir.[14]

Daha önce finansal sistem tarafından kapsanmayan, geliri asgari ücretin dahi altında olan kesimlerin borçlanma piyasasına dahil edilmesi, NP modelinin kurulmasında önemli bir işlev görmüştür. Gerçekten de gelirlerin harcamalar kadar artmadığı ve güvencesiz çalışma koşullarının hakim olduğu bir ortamda kişilere sunulan borçlanma imkânı, kısa vadede gündelik yaşamı kolaylaştırıcı bir etki yapmıştır. Geniş kesimler, gelirleri artmasa da harcamalarını artırabilmiştir. 

Faiz oranları, bireysel borçlanmayı sürdürmeye elverişli bir şekilde kaldıkça, neoliberalizmden doğan hoşnutsuzlukların ertelenmesi mümkündür. Diğer yandan, bireysel borçlanmanın artması, toplumdaki ekonomik ve siyasal istikrar talebini artırmakta ve “aman işler bozulmasın” halet-i ruhiyesi, iktidar partisinin yeniden seçilmesi için bir siyasi desteğe dönüşmektedir. 

Değişen Emek Rejimi ve Siyasal Rejime Etkileri 

Yukarıda özetlediğim süreçler sonucunda oluşan yeni emek rejimi, Türkiye’yi çalışanlar için bir cehenneme çevirmiştir. 1990 ile 2012 yılları arasında milli gelir içinde emeğin payı yüzde 15 gerilemiştir.[15]

Reel ücretlerde anlamlı bir artışın olmadığı 2002 ile 2013 yılları arasında hanehalkı borcunun milli gelire oranı yüzde 1,8’den 19,6’ya yükselmiş, yani 10 yılda 10 kattan fazla artmıştır.[16] Bununla birlikte Türkiye OECD ülkeleri içinde en uzun çalışma saatlerine sahip, haftada 50 saatin üzerinde çalışanların oranı yüzde 48.[17]

Bununla bağlı olarak geliştirilen bir başka gösterge olan “iş-yaşam” dengesinde Türkiye yine OECD ülkeleri arasında sıfır puanla sonuncu sıradadır.[18] Emeğin örgütsüzleşmesi ise, sendikalaşma oranındaki dramatik düşüşte net bir şekilde görülmektedir. Yine OECD verilerine göre 2001 ile 2015 yılları arasında sendikalaşma düzeyi yüzde 29,1’den, 6,3’e gerilemiştir.[19]

Tüm bu gelişmelerin sonucunda, aşağıdaki grafikte[20] görülen grev sıklığı ve greve katılan işçilerin sayısı, 1990’ların başında canlanan emek hareketini ve 2000’li yıllarda emeğin mücadele gücünün nasıl erozyona uğradığını açık bir şekilde gösteriyor. Kısacası bu yeni emek rejimi, NP modelinin oluşmasında kritik işlev görmüştür. 


Odağında emeğin güçsüzleştirilmesi olan NP modelinin en önemli sonucu, siyasetin zemin değiştirmesi olmuştur. Görünüşte çelişkili gibi duran, neoliberal kemer sıkma politikaları ile telafi mekanizmalarının aynı anda uygulanmasından oluşan NP modeli, örgütlü emeğin karar alma süreçlerinden sistematik olarak dışlanmasına dayanır. 

İşçi sınıfının örgütlü kesimlerinin dağıtıldığı, geri kalanının da pasifize edildiği NP modelinin hayata geçmesiyle birlikte, siyasi çatışmanın odağı sınıflararası bir düzlemden egemen sınıf içi bir düzleme kaymıştır. Bu ortamda iktidar partisi kimlik siyasetini ve tipik popülist stratejinin biz-onlar ayrımını, çok daha kolay bir şekilde operasyonel hale getirebilmiştir. 

Farklı toplum kesimleri ile koalisyonlar kurmak, alt sınıfları kendi hedefleri uğruna mobilize etmek ya da emekçi sınıflardan gelen talepleri yerine getirmek zorunda kalmak gibi farklı kısıtlarla hareket eden ekonomik ve özellikle de siyasi elitler[21] NP modeli sayesinde aşağıdan gelen baskılardan büyük ölçüde izole hale gelmiştir. Bu yeni yeni durum, egemen sınıf içindeki gruplar arasında devlet iktidarına sahip olma amaçlı mücadeleleri hızlandırıcı etki yapmıştır. 

Bu argümanı somutlaştırmak için, yakın dönemdeki siyasi gerilimleri kısaca ele alabiliriz. NP modelinin uygulanmaya başlanmasından beş yıl sonra, 2007’de patlak veren ilk ciddi siyasi krizden başlayarak 16 Nisan’a kadar gelen üç referandum (2007, 2010 ve 2017) süreci, aynı zamanda siyasi elitlerin devlet iktidarı için verdikleri mücadelenin daha da yoğunlaştığı dönemler oldu. Yeni bir rejim kurma iddiasında olan siyasal İslâmcı AKP, eski rejimin sahibi Kemalist bürokrasi ve bu kavgada AKP ile dönemsel olarak ittifak yapan ancak aynı zamanda kendi gündemini de takip eden bir İslâmi yapı olan Gülenciler, son on yılın siyasal gerilimlerindeki temel aktörler oldular. 

“Yeni” Türkiye, “Eski” Türkiye’ye karşı 

Siyasi elitler arası devleti ele geçirme mücadelesi iki aşamada gerçekleşti. İlk aşama, “yeni Türkiye” ile “eski Türkiye” olarak kodlanan, siyasal İslâmcı AKP ile Kemalist bürokratik kadrolar arasında yaşandı. Bu bağlamda 2007 yılı, tartışmasız bir şekilde AKP döneminin en kritik dönüm noktasını oluşturmaktadır. 2007 yılında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresinin dolması nedeniyle yapılacak Cumhurbaşkanı seçimi, siyasal İslâmcı AKP ile eski rejimin temsilcisi olan Kemalist bürokrasi arasında uzun zamandır beklenen çatışmayı tetikleyen bir vesile oldu. 

2007’nin ilk yarısında Türkiye, Hırant Dink’in katledilmesi ve Malatya Zirve Yayınevi katliamı gibi siyasi cinayetlerle sarsıldı. Ancak Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın 27 Nisan e-muhtırası ile Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Cumhurbaşkanlığı için Abdullah Gül’ün adaylığı gerçekleşirse müdahaleden kaçınmayacakları tehdidini savurdu. Son olarak aynı günlerde Atatürkçü Düşünce Derneği tarafından düzenlenen Cumhuriyet Mitingleri ile Kemalist kanat, AKP’nin Cumhurbaşkanı adayı çıkarmasını engellemeye çalıştı. 

AKP’nin bu süreçteki tepkisi erken seçime gitmek oldu. Bu siyasal gerilim içinde girilen genel seçimde oyunu 2002’deki yüzde 34’ten, 2007’de yüzde 46’ya çıkaran AKP, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi için gerekli olan çoğunluğa ulaştı. 

İkinci olarak, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi konusu referanduma götürüldü ve yüzde 67 oyla kabul edildi. Seçim kampanyası ve referandum sürecinde AKP, Kemalist elitlerin ve bürokratik oligarşinin millet iradesini engellemeye çalıştığı yönündeki popülist propagandayı başarılı bir şekilde sürdürdü. Sonuçta Abdullah Gül 11. Cumhurbaşkanı seçildi ve AKP devlet içindeki mücadelenin ilk aşamasını kazanmış oldu.


Eski rejim ile yeni rejim güçlerinin ilk karşılaşması olan 2007 cumhurbaşkanlığı seçimleri ve referandumunun AKP’nin lehine sonuçlanmasının hemen ardından 2008’de başlayan Ergenekon ve Balyoz davaları ile Kemalist eski rejimin geleneksel kurumları ve özellikle TSK hedef alındı. Hatta bu davalar zinciri sonucunda Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, hükümeti devirmeye yönelmiş bir terör örgütü liderliği ile suçlanarak tutuklanabildi. Bu süreç, aynı zamanda AKP ile Gülencilerin ittifakının kurulduğu dönemdi. AKP, Kemalistlere karşı tasfiye operasyonunda, özellikle güvenlik bürokrasisi ve yargı içinde en güçlü gruplardan biri olan Gülencilerle birlikte hareket etti. 2007 krizi sırasında kurulan ittifak, 2012 ile bozulacak, 2016’da ise ülkeyi uçurumun eşiğine getirecekti. 

2007 krizinin AKP lehine sonuçlanması ve ardından Gülencilerle kurulan ittifak sayesinde eski rejimin güvenlik bürokrasisinden tasfiyesi başlamışken, Kemalist kanattan son atak 2009’da AKP’nin laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı haline gelmesi gerekçesiyle açılan kapatma davası ile geldi. Anayasa Mahkemesi, eski rejimin elinde kalan son kalelerinden biriydi, ancak kapatma davası bir oy farkla AKP lehine sonuçlandı. 

“Yeni” Türkiye’nin Krizi 

AKP açısından eski rejimin tasfiyesi için son adım olan Kemalistlerin yargıda marjinalize edilmesi süreci 2010 referandumu ile gerçekleşti. Referandumda alınan yüzde 58 evet oyuyla Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı değişti ve Anayasa Mahkemesi ile yüksek yargı artık eski rejimin ayrıcalıklı merkezleri olmaktan çıktı. Bu tasfiye sonucu ortaya çıkan boşluk, Gülenciler tarafından ustaca dolduruldu ve 2010 referandumunun esas galibi, sivil ve asker güvelik bürokrasisi içindeki tartışmasız üstünlüğü ele geçiren Gülenciler oldu. 

15 Temmuz 2016’da Gülencilerin gerçekleştirdiği darbe girişimi, “yeni” Türkiye’nin ilk ciddi krizi ve devlet içinde yaşanan kavganın son halkasıydı. Gülenciler, AKP’nin Kemalistlere karşı ittifak kurduğu bir güç olarak özellikle 2010 referandumundan sonra TSK ve yargı içinde en güçlü grup haline geldi ve Gülencilerin bürokrasideki bu hegemonyası bir bumerang gibi dönüp AKP’yi vurdu. 2010’da referandumun hemen sonrasına denk gelen Mavi Marmara ayrışması ile başlayan, 2012’deki MİT krizi ile süren, 2013’teki dershanelerin kapatılması ile tırmanan ve 17-25 Aralık 2013’te açık çatışma haline gelen AKP ile Gülencilerin kavgası, 15 Temmuz 2016’da Gülencilerin AKP’yi tasfiyeye yönelerek devlet iktidarını ele geçirmeye yöneldikleri bir süreç olarak yaşanmıştır. 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bu hamleye yanıtı 20 Temmuz 2016’da OHAL ilan etmek ve Gülencileri tasfiye operasyonuna girişmek olmuştur. Ancak bir yılı aşkın süredir devam eden OHAL, sadece Gülencilerin tasfiyesi ile sınırlı kalmamış, batka Türkiye’nin en çok oy almış üçüncü partisi olan HDP olmak üzere, tüm muhalefetin tasfiyesi için kullanılan bir araca dönüşmüştür. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iktidarı kendi etrafında yoğunlaştırma gayretinin sonuç vermesi ise, MHP’nin “fiili” durumu “yasal” hale getirme çağrısı ile gündeme gelen 16 Nisan 2017 referandumu ile sonuçlanmış ve resmi açıklamaya göre yüzde 51.5 evet oyuyla Türkiye’deki parlamenter sistemin tasfiyesinde kritik bir adım atılmıştır. 

Kısacası, NP modelinin kurumsallaşması, 2007 ile 2017 arasında gerçekleşen siyasal krizlerin hakim blok içi mücadeleler olarak yoğunlaşmasını beraberinde getirmiştir. Amaçları devlet iktidarını ele geçirmek ya da tam hakimiyet kurmak olan farklı gruplar arası mücadele, emekçi sınıfların siyasal alandan dışlanması sonucunda, siyasetin tayin edici unsuru haline gelmiştir. 

Yukarıda ana hatlarıyla özetlediğim üç referandumda gerçekleşen ve Kemalistler, AKP ve Gülenciler arasında yaşanan devlet içindeki güç mücadelesi, 15 Temmuz sonrasında Gülencilerin tasfiyesi ile sonuçlansa da, 2019 yılında yapılacağı ilan edilen yerel, genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin AKP’nin mutlak zaferiyle sonuçlanması garantilenmiş değildir. Bu nedenle AKP, milliyetçilerle ittifak kurarak, 2019’daki nihai mücadele için kendi stratejisini oluşturmuştur. 

Her ne kadar 2007 sonrasında başlasa da, devlet içindeki çatışmanın yoğunlaşması, 2013 sonrasına rastlamaktadır. Bu süreç aynı zamanda Türkiye ekonomisinin yavaşlamaya başladığı döneme denk gelmektedir: 2012 ile 2016 arasındaki ortalama büyüme 3,4’e kadar gerilemiştir.[22]

Ekonomik yavaşlamanın siyasal krizleri tetiklemede doğrudan bir etkisi olduğunu ileri sürmek abartılı olabilir. Ancak ekonomik büyümenin yavaşlamasının, AKP’nin koalisyon kurma ve sorun çözme kapasitesini daralttığını söyleyebiliriz. Zira NP modelinin uygulanması için olmazsa olmaz koşul, ekonomik büyümenin sürdürülmesidir. Bu alanda yaşanacak herhangi bir sorun, 2019’daki seçim sonuçlarının Cumhurbaşkanı’nın istediği şekilde gerçekleşmemesini beraberinde getirebilir. 

Neo-Liberal Popülizm Modelindeki Aşınmalar 

NP modelinin devamı için büyümenin iç talep kaynaklı ve özellikle de kredi genişlemesine dayanarak gerçekleşmesi kritik önemdedir. Zira özellikle hanehalkına yönelik olan kredi genişlemesi ve kent mekânının finansallaştırılması, NP modelinin önemli bir unsuru olan finansal içerilme mekanizmasının temelini teşkil eder. Bu nedenle faiz oranları, NP modelinin gidişatı için giderek daha önemli bir değişken haline gelmektedir. Saray’ın faiz konusundaki hassasiyetinin temelinde bu yatmaktadır. 

2018 baharında Türkiye ekonomisi, 2016 üçüncü çeyreğindeki daralma sonrasındaki konjonktüre geri dönme emareleri göstermektedir. Buna göre, vergi indirimleri, teşvikler ve Kredi Garanti Fonu desteği ile 2017 yılında en az 30 bin firma batmaktan kurtarılmış, bir anlamda bu özel zarar devlet tarafından üstlenilmiştir.[23] Ancak 2018 itibariyle, 2017 yılı için formüle edilen bu “geleceğe kaçış” planının[24] teklemeye başladığı görülmektedir. 

2016 sonrasında uygulanan ekonomi politikası, yukarıda saydığım bileşenlerin dışında, örtük olarak döviz kuru hedeflemesine yönelmiş gibi görünüyor. Faiz politikası, enflasyondaki değil döviz kurundaki gelişmelere duyarlı olarak düzenleniyor. Bu bağlamda, önümüzdeki dönemde TL’de yaşanabilecek sert hareketler, “geleceğe kaçış” planını tahrip edici olabilir. Bunun dışında, cari açıktaki artış ve özellikle cari açığın finansmanında kısa vadeli borçlanmanın oranının artması, zaten finansal akımlara bağlı olarak gelişen ekonomik büyümeyi daha kırılgan bir patikaya sokuyor. 

Üçüncü kritik gelişme, inşaat sektöründe yaşanan duraklamadır. Devlet garantileri sayesinde yürütülen büyük inşaat projelerinin dışında, özellikle de konut sektöründe, konut fiyatlarının artış hızının yavaşlaması, küçük müteahhitlerin batmasından başlayarak, sektörün genelini etkiler hale geliyor. Son olarak, NP modelinin işleyişinde önemli bir yeri olan hanehalkı tüketiminde ortaya çıkan duraklama, 2019 seçimleri öncesinde AKP’nin temel stratejisi olan, ekonominin vatandaş açısından bir sorun alan olarak görülmemesinin sağlanması hedefini aşındırmaya aday. 

Sonuç Yerine 

Sonuç kısmında genellikle yapıldığı gibi, makalenin temel argümanını tekrarlamak yerine, ileride bu tartışmayı daha da geliştirebileceğini düşündüğüm birkaç hususa değineceğim. Geçtiğimiz aylarda Ali Rıza Güngen’in Gazete Duvar’da yer alan “Neoliberal Otoriterlik ve İğneyle Kuyu Kazanlar” yazısı, bunu yapmak için iyi bir hareket noktası sunuyor. 

Kısaca hatırlatmak gerekirse Güngen, NP çerçevesinin sonuçlarından biri olarak egemen blok içinde mücadelenin yoğunlaşması argümanı karşısında, geçtiğimiz birkaç yılda Türkiye’de yaşanan gelişmeler ile ilgili elit teorisinden yararlanılması konusunda şu uyarıyı yapmıştı: 
“Son on yıl olmasa da 4-5 yılın iyi bir özeti buradan çıkar. Ancak yine de yetersiz kalır. Üstelik bu okuma bizleri sürekli olarak (uluslararası yazında da bu yaklaşımdan türeyen) demokratik konsolidasyon, elitler arası uzlaşı, vb. reçetelere sevk eder.” 
Güngen’in bu haklı uyarısı sayesinde NP çerçevesini biraz daha netleştirebiliriz. Bu yazı ile önerdiğim, Marksist devlet teorisinin, dolayısıyla devleti sınıfsal zeminde analiz etmenin artık geçersiz hale geldiği, bu nedenle de elit teorisini takip ederek geçtiğimiz 10 yılki gelişmeleri daha iyi açıklayabileceğimiz şeklinde bir görüş değil. Zira devlet iktidarı için elitlerin mücadelelerin yoğunlaştığı özgül bir konjonktür tespiti yapmak, devletin sınıfsal doğasının ortadan kalktığı tespiti yapmamızı gerektirmez. Aksine, elitler arası mücadelenin sınırları, devletin sınıf karakteri tarafından belirlenmektedir. 

Somutlaştırmak gerekirse, yukarıda belirttiğim 2007 sonrasında AKP, Kemalist bürokratik kadrolar ve Gülenciler arasında devlet iktidarı için yapılan mücadelede, taraflar arasında hakim birikim rejimi ve dolayısıyla emek rejimi konusunda bir ihtilaf yoktur. Tam da bu nedenle, devlet iktidarı için süren bu mücadele büyük sermaye, ya taraflar arasında açık taraf tutmaktan kaçınmış ya da mutlaka taraf tutması gerektiğinde, iktidardan yana olmuştur. Çünkü iktidar, büyük sermayenin karlılık koşullarını sağlamada üzerine düşeni gereğince yerine getirmiştir. 

Buradan hareket ederek, Güngen’in, önerdiğim çerçevenin formel demokrasiye dönüş sürecini elitler arası uzlaşı ile açıklama tuzağına düşebileceği uyarısına değinmek istiyorum. Gerçekten de bu uyarı, devlet iktidarı için yapılan mücadelenin yoğunlaşmasını, bir çeşit demokratikleşme süreci (askeri vesayetin ortadan kalkması, vs.) olarak algılayan sol-liberal yaklaşımlar için geçerli olabilir. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi, önümüzdeki dönemde gelişebilecek herhangi bir demokratikleşme süreci, devlet iktidarı için mücadele eden siyasi elitlerin bir uzlaşısına değil, bizzat otoriterliğin kaynağı olan emek rejiminin değişmesine bağlıdır. 

“Liberal Kadercilik” ve Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i 

Bu iki vurgu sonrasında, ana akımda yaygın olarak dile getirilen bir başka argümana değinmek yerinde olacak. Genellikle liberal yaklaşımlar tarafından savunulan ancak temelde bir çeşit ekonomik indirgemeciliğe dayanan yaygın görüş şudur: OHAL ile gelişen tek adam rejimi 2019’da kurumsallaşırsa, Türkiye’ye gelen yatırımlar duracaktır, çünkü sermaye hukuk güvencesinin olmadığı bir ülkeye yatırım yapmak istemez. 

“Liberal kadercilik” olarak adlandırdığım bu yaklaşıma göre, siyasi aktörlerin mücadelelerinden ya da emek rejiminden bağımsız olarak, demokrasiye dönüş ekonomik gereklilikler nedeniyle yapısal olarak zorunludur. 

Bu argüman ile ilgili rezervlerimi farklı vesileler ile belirtmiştim, o neden burada detaya girmeyeceğim. Ancak konu ile ilgili şunu vurgulamak istiyorum: Süreklileşmiş OHAL anlamındaki tek adam rejiminde, hukuk garantisinin ortadan kalkar, ancak bunun yerini siyasi garantiler doldurabilir. Hukukun olmadığı bir ortamda verilen siyasi garantilerin ne kadar işlevli olacağının sınırı ise, yine devletin sınıfsal karakterince belirlenir. 

Bir başka ifadeyle, iktidarda en koyu diktatörlük de olsa, ekonomik büyüme büyük ölçüde özel sektör yatırımları ile sağlandığı sürece, sermayenin kârlılığını sağlamak zorundadır. Bu durumda, süreç liberallerin ileri sürdüğü gibi “hukuk yoksa, yatırım yok” yerine, “sermaye için kârlılık yoksa, siyasiler için iktidar yok” olarak tanımlanırsa gerçeğe daha yakın olabilir. 

Bunun anlamı şudur: Sermaye için tek adam rejimini sürdürmenin maliyeti, formal demokrasiye dönmenin maliyetini aştığında işin rengi değişir. Bu süreçten sonra, sermayenin yapısal gücünün kullanılması ile yaşanabilecek bir iktidar değişimi olasılığı artar. Bu tip bir değişim ise, demokratikleşme değil, olsa olsa liberal restorasyon olarak adlandırılabilir. 

Son olarak, siyasi rejim tartışmalarına emek merkezli bakarak Türkiye’de demokratikleşmenin olanakları üzerine kısa bir değini ile yazıyı tamamlayayım. Eğer otoriterliğin kökeni yapısal süreçlerle, yani birikim rejimi ve buna bağlı olarak şekillenen emek rejiminde ise, gerçek bir demokratikleşme nasıl sağlanabilir? Bir başka ifadeyle, “bir ülkede emeğin gücü sistematik bir şekilde azaltılıyorsa, o ülkede herhangi bir düzeyde demokrasinin gelişmesinden bahsedilebilir mi?” Konu oldukça kapsamlı ve çok daha geniş bir şekilde, yapı ve aktör arasındaki ilişki ile verili yapısal durumda aktörlerin değiştirme kapasitesini tartışmak gerekiyor. 



Karl Marx’ın Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i kitabının girişinde belirttiği perspektif, burada işimizi kolaylaştırabilir: 
“İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleri parçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullarda yaparlar.” 
Marx’tan ilhamla kestirmeden giderek, yapı-aktör ilişkisine zaman boyutunu eklediğimizde şunu söyleyebiliriz: Aktörlerin aksiyonları yapılar tarafından sınırlanmıştır. Ancak yapılar, tarihsel olarak bir önceki dönemde aktörler arasındaki mücadele sonucunda oluşur. Dolayısıyla günümüzde, yapısal kısıtlar altında da olsa, aktörler arasındaki mücadele, geleceğin yeni yapısal durumunu oluşturacaktır. Bunun anlamı şudur: mevcut yapısal kısıtlar altında dahi, aktörün değiştirme edimi için olanaklar mevcuttur. 

------------------------------------------------------------------------
[1] Bu yazı, ABD’de yayımlanan Catalyst dergisinin 4. sayısındaki “The Turkish Quagmire” başlıklı makalemin 1+1 Forum okurları için gözden geçirilmiş, bazı bölümleri geliştirilmiş geniş bir özeti olarak kurgulandı. Yazı, 05.04.2018 tarihinde üç parça olarak 1+1 Forum’da yer aldı. Erişim: http://birartibir.org/component/tags/tag/umit-akcay  

[2] Bu yazıların bazıları şunlar: Deniz Yıldırım, “AKP ve Neoliberal Popülizm”, AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu, Ed. İlhan Uzgel ve Bülent Duru (Ankara: Phoenix Yayınevi, 2009): 66-107; Umut Bozkurt, “Neoliberalism with a Human Face: Making Sense of the Justice and Development Party’s Neoliberal Populism in Turkey,” Science & Society 77/3, (2013): 372-396, 384; Barış Alp Özden, “The Transformation of Social Welfare and Politics in Turkey: a Successful Convergence of Neoliberalism and Populism”, Turkey Reframed: Constituting Neoliberal Hegemony, içinde, ed. İsmet Akça, Ahmet Bekmen ve Barış Alp Özden (London: Pluto Press, 2014): 168; Yiğit Karahanoğulları, “Neo-liberal Popülizm: 2002-2010 Kamu Maliyesi, Finans, Dış Ticaret Dengesi ve Siyaset,” Toplum ve Bilim 123, (2012): 116-145. 

[3] İşçi sınıfını, yakın zamanda gündeme gelen “prekarya” kavramını da içerecek şekilde kullanıyorum. 

[4] Pınar Bedirhanoğlu ve Galip Yalman, “Neoliberal transformation in Turkey: State, class and discourse”, Economic Transitions to Neoliberalism in Middle-Income Countries Policy Dilemmas, Crises, Mass Resistance içinde, ed. Alfredo Saad-Filho ve Galip Yalman (London: Routledge, 2010): 107-127. 

[5] Bu çerçeve için, bkz: Suzanne de Brunhoff, The State, Capial and Economic Policy, (London: Pluto Press, 1978). 

[6] Kemal Derviş, “"Siyasetle Ekonomiyi Mutlaka Birbirinden Ayırmalıyız”, Milliyet, 23 Nisan, 2001, www.milliyet.com.tr/2001/04/22/son/soneko06.html 

[7] Ümit Akçay, Para, Banka, Devlet: Merkez Bankası Bağımsızlaşmasının Ekonomi Politiği, (İstanbul, SAV Press, 2009). 

[8] Ayşe Buğra ve Ayşen Candaş, “Change and Continuity under an Eclectic Social Security Regime: The Case of Turkey,” Middle Eastern Studies 47/3, (2011): 518. 

[9] Erdem Yörük, “Welfare Provision as Political Containment: The Politics of Social Assistance and the Kurdish Conflict in Turkey,” Politics & Society 40/4, (2012): 517-547, 517. 

[10] S. Erdem Aytaç, “Distributive Politics in a Multiparty System: The Conditional Cash Transfer Program in Turkey,” Comparative Political Studies 47/9, (2014): 1211-1237, 1219 

[11] Barış Alp Özden ve Ahmet Bekmen, “Rebelling against Neoliberal Populist Regimes”, Everywhere Taksim: Sowing the Seeds for a New Turkey at Gezi, içinde, ed. Isabel David and Kumru Toktamis (Amsterdam: University of Amsterdam Press, 2009): 89-104, 93. 

[12] Ali Rıza Güngen, “Financial Inclusion and Policy-Making: Strategy, Campaigns and Microcredit a la Turca,” New Political Economy, (2017): 10, http://www.tandfonline.com/doi/full/10.1080/13563467.2017.1349091. 

[13] Elif Karaçimen, “Financialization in Turkey: The Case of Consumer Debt,” Journal of Balkan and Near Eastern Studies 16/2, (2016): 161-180. 

[14] The Banks Association of Turkey, accessed June 22, 2017, https://www.tbb.org.tr/en/banks-and-banking-sector-information/statistical-reports/20. 

[15] OECD, The Labour Share in G20 Economies, 2015, accessed March 14, 2017: https://www.oecd.org/g20/topics/employment-and-social-policy/The-Labour-Share-in-G20-Economies.pdf

[16] Bank for International Settlements, “BIS Quarterly Review,” accessed June 8, 2017: https://www.bis.org/publ/qtrpdf/r_qt1609.htm

[17] Cumhuriyet, “OECD ülkeleri arasında en uzun çalışma saatleri Türkiye’de”, 20 Aralık 2017, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/890171/OECD_ulkeleri_arasinda_en_uzun_calisma_saatleri_Turkiye_de.html# 

[18] Sallyann Nicholls, “Which European country offers the best work-life balance?”, Euronews, 28 Şubat 2018, http://www.euronews.com/2018/02/28/which-european-country-offers-the-best-work-life-balance-?utm_source=newsletter&utm_medium=en&utm_content=which-european-country-offers-the-best-work-life-balance-&_ope=eyJndWlkIjoiZDlmMTE5NDk4MDgxZDkwZjg5NGI2M2MyNDE5MzlkNTEifQ== 

[19] OECD, Employment Outlook 2017, accessed June 22, 2017, www.keepeek.com/Digital-Asset-Management/oecd/employment/oecd-employment-outlook-2017_empl_outlook-2017-en#page15. 


[21] Burada fraksiyonlar yerine elitler kavramının kullanılmasını tercih ediyorum. Zira sermaye fraksiyonları, tanım gereği üretim sürecindeki konumları ile tanımlanan sermaye kesimlerini ifade etmek için kullanılıyor (para, ticari, üretken sermaye fraksiyonları). Buna karşın, aşağıda kısaca ele alacağım 2007 sonrasında yoğunlaşan devlet içindeki iktidar mücadelesinde sermaye fraksiyonlarından çok, siyasi elitlerin güç mücadelesi damgasını vurmuştur. Bu, sermaye fraksiyonları arasındaki gerilimlerin ortadan kalktığı ya da görünmez olduğu anlamına gelmez. Ekonomi politikalarını nasıl yürüteceği ve ekonomi politikalarının önceliğinin ne olacağı konularında sermaye fraksiyonları arasındaki gerilimin iktidar partisi ve devlet içinde temsil edildiği, her bir kritik karar anında görülmektedir. Ancak burada spesifik olarak 15 Temmuz ve sonrasındaki gelişmeleri nasıl açıklayabileceğimiz üzerinden bir tartışmaya odaklandığım için, siyasi elit kavramını kullanmanın daha işlevli olabileceğini düşünüyorum. 

[22] TÜİK verisinden hesaplanmıştır. http://www.turkstat.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=21512. TÜİK’in 2016 yılında ilan ettiği yeni milli gelir hesabı sonucunda ortaya çıkan yeni seri yerine önceki seriyi kullandım. TÜİK yaptıı güncelleme sonrasında milli gelir verileri üzerinde yapılan tartışma için bkz: Mustafa Sönmez, “How Turkey Used Math to Drastically Boost its Economy,” Al-Monitor, 20 Aralık 2016, https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2016/12/turkey-how-turks-became-richer-overnight.html; Erik Mayersson, “Constructing growth in New Turkey,” 29 Aralık 2016, https://erikmeyersson.com/2016/12/29/constructing-growth-in-new-turkey/. 

[23] Gazete Duvar, “Yıldırım: Bunu Yapmasak 30 bin Sanayici Göçmüştü” 22, Haziran 2017, https://www.gazeteduvar.com.tr/ekonomi/2017/06/21/yildirim-bunu-yapmasak-30-bin-sanayici-gocmustu/ 

[24] Ümit Akçay (2017) “Geleceğe Kaçış Planı”, Express Dergisi, Sayı 155: 26-29.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder