Kriz Notları

2008 yılında ABD’de patlak veren 21. yüzyılın ilk büyük krizi sadece bir ekonomik daralmaya yol açmadı, birçok ülkede emekçilerin yaşamını alt üst eden reformların uygulanmasına da gerekçe oldu.

Peki, kriz esasen neden ortaya çıktı? Nasıl bir dönemin içinden geçiyoruz? Türkiye ekonomisinin gidişatı nasıl? 2008’de yıkıma yol açan politika tercihleri birçok ülkede neden halen geçerliliğini koruyor? Küresel krizin yeni bir dalgası içinde miyiz? 2019 ile gelen ekonomik çalkantıların nedenleri ve sonuçları neler olabilir?

Yukardaki sorulara ve başkalarına 2011'den itibaren Kriz Notları'nda yanıtlar arıyor ve aklımıza gelen notları paylaşıyoruz. Umarız burada paylaştıklarımız, konu hakkındaki daha geniş bir kamusal tartışmanın bir parçası haline gelebilir.

27 Mart 2019 Çarşamba

Ekonomi Dikiş Tutmuyor

22 Mart 2019 cuma günü, 10 Ağustos'taki kur krizinden bu yana TL'nin tek günde en çok değer kaybettiği gün oldu. Bu yazıda, 22 Mart'tan bu yana yaşananlar ile ilgili kısa ve teknik olmayan bir değerlendirme yaparak, yaşananları anlamlandırmaya çalışacağım. 


22 Mart 2019

TL'nin 22 Mart'taki çöküşü için özel bir neden aramaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Zira içinden geçmekte olduğumuz kriz konjonktüründe herhangi bir haber, bu tip bir hareketi getirebilirdi. Ama yine de kısaca gelişmelere göz atalım.

TL'deki hareketi tetikleyen, TCMB net döviz rezervlerinin hızla erimesi idi. Bununla ilgili dış basında yapılan haberlere TCMB yetkililerinin yanıt vermemeyi tercih etmesi, TL'nin düşüşünü hızlandırdı. Bu sırada JP Morgan gibi bazı oyuncuların da sürece eklenmesiyle TL'deki değersizleşme hızlandı.

Bunun üzerine öncelikle TCMB yetkilileri, daha önce görüş vermedikleri Bloomberg'e kısa bir açıklama yaparak piyasaları teskin etmeye çalıştılar ancak bu etkili olmadı. Ardından örtülü faiz artışı hamlesi geldi. Cuma günü, TCMB'nin net döviz rezervlerinin erimesi endişesine karşı yapılan faiz artışı ile tamamlandı.


Ancak aynı Cuma günü Avrupa'dan gelen veriler, ekonomik yavaşlamaya hatta daralma belirtilerine işaret ediyordu. Buna ek olarak ABD'deki resesyon beklentilerinin artması ekonomik görünümü kötüleştiren bir etken oldu.

Yapısal Kriz Konjonktürü

Cuma gününün özeti kısaca bu. Ancak neden ufak bir haberin dahi TL'nin % 6'ya yakın değer kaybetmesine neden olduğunu anlayabilmek için bir adım geri çekilip Türkiye'nin 2018-2019 krizinin gelişimini ve bu krizin de içinde yer aldığı 2013 sonrası birikim modeli krizini hatırlatmak gerek.

2018-2019 krizi, 2013 sonrası başlayan birikim modeli krizinin üçüncü halkası idi. Daha önce 2014 ve 2016'da yaşanan darboğazlar farklı nedenlerle atlatılabilmişti ancak sorunları ileriye ötelemenin maliyeti katlanarak arttı ve 2018'de, Türkiye'de siyasi rejimin resmi olarak değiştiği seçimler sonrası Ağustos ayında kur şoku patlak verdi.



Açıklanan verilerden, ekonomik yavaşlamanın Ağustos'taki kur krizinden önce başladığını biliyoruz. Ancak Ağustos'taki döviz krizi ve Eylül'deki faiz şoku ekonomik daralmayı derinleştirdi.

Mevcut ekonomik sorunların basit bir ekonomik daralmadan ziyade yapısal kriz biçimini alması ise, temelleri 2001 krizi sonrasındaki IMF programı ile atılan ve 17 yıldır da AKP hükümetleri tarafından uygulanan ekonomik modelin tıkanması nedeniyle gerçekleşti. Bu tıkanıklık, döviz-faiz kıskacı şeklinde açığa çıkmaktadır. 

Mevcut iktidar, ekonomik yavaşlama konjonktürünün başladığı 2013 sonrasında, büyümeyi yeniden canlandırabilmek için ne zaman faizleri düşürmeye çalışsa, bir kur şoku ile karşılaştı. Kur şoklarının enflasyona yansıması ise faizlerin yeniden yükselmesine neden oldu. Sonuçta her hamle, öncesine göre daha kötü sonuçlar doğurdu. Bu ümitsiz çabaları, kriz yönetiminin krizi olarak görebiliriz.

25 Mart 2019: Ekonomik OHAL

Gelelim 25 Mart'a. Ekonomi yönetimi, bütün gayretini seçimler öncesinde krizin görünmez kılınmasını sağlamaya, bunun becerilemediği durumlarda da sorumluluğun dış güçlerde olduğu anlatısını yaygınlaştırmaya çalıştı. Ancak mevcut iktidarın, zaten büyükşehirleri kaybetme riski artmışken son haftada yeni bir döviz krizine tahammül etmesi mümkün değildi. 

Cuma günkü TCMB'nin faiz artışı hamlesine ek olarak daha sonra BDDK devreye girdi ve TL'deki düşüşün kısa dönemli nedeni olarak gördükleri Londra'daki takas piyasasının kurutulmasına yönelik adımlar atıldı. Bu adım ve sonuçları kamuoyunda yeterince tartışıldığı için ayrıntılara girmiyorum. Onun yerine bazı kısa gözlemler yapacağım.

Bazı Gözlemler

1. Londra takas operasyonu ile belli ki ekonomi yönetiminin düşüncesi, 25-29 Mart arasında, yani sadece 5 günlüğüne TL'nin daha fazla değersizleşmesini önlemek idi.

2. Yine anlıyoruz ki, Londra'daki TL piyasasının kurutulmasının, kısa vadede (5 günde) Türkiye'deki piyasalara yansımayabileceği düşünülmüş. Ancak 27 Mart Çarşamba günündeki borsa çöküşü ve Hazine'nin 2 yıllık, 5 yıllık ve 10 yıllık borçlanma faizlerindeki hızlı artış, Londra operasyonunun bedelsiz olmayacağını gösterdi.

3. Londra takas operasyonu, ekonomik bir gereklilik nedeniyle yapılmadı. Tek ve yegane nedeni seçimlere kadar TL'nin değerini belli bir seviyede tutmak idi. Bir başka ifadeyle, TL'nin değersizleşmesinin enflasyon üzerindeki olumsuz etkisi ile faiz artışının resesyon üzerindeki olumsuz etkisini karşılaştırıp, daha az maliyetli olan yolun tercih edilmesinden ziyade, ülkeyi yöneten siyasi heyetin çıkarlarına en uygun olduğu düşünülen yol tercih edildi. Tercih ekonomik değil, siyasi gereklere dayanıyordu.

4. Takas operasyonu, TL'nin değerini seçimlere kadar belli bir seviyede tutmak dışında hiçbir konuya soruna çözüm getirmedi. Hatta, mevcut kriz yönetiminin krizini daha da derinleştirdi.

5. Seçimlerde iktidar bloğuna oy kaybettirebileceği gerekçesiyle TL'nin değersizleşmesinin bir haftalığına ertelenmesi, seçim sonrasında yapılması düşünülen faiz indirimini (a) ileriye erteleyebilir, (b) yapılabildiğinde de daha düşük bir indirim yapılmasına neden olabilir. Bu da, 2019'un ikinci yarısında beklenen ekonomik toparlanmanın daha da ileriye ertelenmesini beraberinde getirebilir.

Telefona Bakalım Mı, Bakmayalım Mı?

Pazartesi, Salı ve Çarşamba günü TL'deki düşüşü önlemenin bedeli, Hazine'nin 2 yıllık vadeli borçlanma faizinin % 21,34'e yükselmesi oldu. Aynı dönem için Almanya'nın çıkardığı tahvilin % -0,6 olduğunu hatırlatırsak durumun vahameti daha iyi anlaşılabilir. Borsa ise, sadece 27 Mart günü % 6'ya yakın düştü. 

Şu konuda net olmamız gerekiyor: 22 Mart'tan bu yana ekonomi bürokrasisinin tüm uğraşı, Hazine ve Maliye Bakanı'nın şu cümleyi kurabilmesi içindi:

"Telefonlarınıza bakın dolar kaç lira olmuş? İnşallah daha iyi olacak. Sizden isteğimiz büyük ve güçlü Türkiye yolculuğunda Cumhurbaşkanımızla dimdik, omuz omuza yürümenizdir."
Kalan iki işlem gününde ekonomi yönetiminin Londra operasyonu geri tepmesi durumunda, ülkeyi yöneten siyasi heyetin bu sefer insanların telefonlarına bakıp doların kaç lira olduğunu takip etmemeleri için  elinden geleni yapacağını öngörebiliriz.