6 Mart 2019 Çarşamba

Neoliberal Popülizmin Krizi ve AKP'nin Yol Ayrımı

İleri Haber'e verdiğim ve 04.03.2019'da yayımlanan röportajı aşağıya ekliyorum. Orijinali şu linkte.

***

Bugün yaşadığımız krize gelirken yakın geçmişe baktığımızda bir döviz krizi ve sonrasından gelen yüksek enflasyon oranlarını gördük. Bu süreç hakkında neler söylemek istersiniz? 

Bugün yaşadığımız krizin ne olduğu üzerine daha kapsamlı düşünmeliyiz. 2018 Ağustos’undaki döviz krizi, enflasyonun fırlaması ve kredi çöküşü, bize krizin mekanizması, işleyişi hakkında fikir veriyor. Yaşanan derin bir resesyondur, bunda bir şüphe yok. Ancak üzerinde tartışılması gereken soru şu: Yaşadığımız süreç, ana eğilim sürerken yaşanan dönemsel bir resesyon mu? Yoksa ana eğilimin kırılması mı söz konusu? 

Bir başka ifadeyle, basitçe birkaç çeyrekte atlatılacak ve sonra 2001 krizi sonrasındaki modele dönecek bir ekonomik ve siyasi yapıdan mı bahsediyoruz? Yoksa, Türkiye’de daha önce 1960, 1980 ve 2001’de gördüğümüz gibi köklü siyasi ve ekonomik değişimlerin yaşandığı, izlenen iktisat politikasının ve birikim modelinin değiştiği bir dönüm noktasında mıyız? Ben ikinci durumun yaşandığını ve orta vadede karşımıza gelecek köklü bir değişime doğru yaklaştığımızı düşünenlerdenim. 


IMF ve dış borçlar hakkındaki iddialar hakkında neler söyleyebilirsiniz? 

IMF üzerine yürüyen tartışmalarda bakıldığında bir kafa karışıklığının olduğu hemen göze çarpıyor. Muhalifler arasında oldukça yaygın olan bir görüş, IMF programı sayesinde, demokratik yollarla denetlenemeyen iktidarın denetlenebileceğini, şeffaflığın, hesap verilebilirliğin ve hatta hukukun üstünlüğünün geri gelebileceğini ummaktadır. 

Bu görüşü savunanlar arasında liberaller çoğunlukta ancak kendisini solda tarif eden azımsanmayacak bir kesim de bu görüşleri paylaşıyor gibi görünüyor. İlk grubun bunu savunması normal. Hatta şunu söyleyebilirim: Bugün iktidarı sert bir şekilde eleştirenlerin önemli bir kısmı, olası bir IMF programı uygulandığında pozisyonlarını değiştirip iktidarı destekler hale geleceklerdir. Zira Türkiye’de iktisadi liberalizmi savunanlar için parti tercihindeki referans noktası IMF programıdır. IMF programını uygulayan parti, kategorik olarak iyidir. Bu kesimler içn bir parti iyi olmaktan çıkıyorsa, bunun tek koşulu IMF programından sapmasıdır. 



Bu kesimleri bir kenara koyarsak, IMF programını soldan sahiplenmek gibi tuhaf bir tutum içinde olanlar için şu söylenebilir: Emek hareketi gerilediği için çaresizlikten dolayı IMF’den medet uman bir muhalif tipolojisi gelişti, maalesef bu sadece acizliğin belirtisi. Yakın dönemde IMF programı uygulayan ülkelere hızlıca göz atalım: Mısır, Ürdün, Pakistan. Bu ülkelerde ne hukukun üstünlüğü ne şeffaflık ne de hesap verilebilirlik gelişti. Bunu görmeden IMF programını bir denetim organı gibi görmek tam bir akıl tutulması. 

Ayrıca şunu da görmek gerek: şu anda yaşadığımız bir birikim modeli krizi ise, bu model 2001 krizi sonrasındaki IMF programına dayanır. Yani kriz IMF programının da krizidir. Krizin nedeni olan bir programı krizden çıkış için savunmak, diğer gerekçelerin yanında, rasyonel değildir. 

Borçların nasıl ödeneceği konusundaki tartışma, siyasi bir tartışmadır. Mevcut iktidar yapısı sürdükçe buna dair somut bir öneri geliştirmeyi açıkçası anlamsız buluyorum. Borçlarla, özellikle de firma borçları ile ilgili ne yapılması gerektiği tartışması, iktidarın sorunu. Bu tartışmaya, hayır o yoldan değil şu yoldan çözülmeli diye katılmak solun işi değil. Zira bu tür bir öneriyi yaparken muhattap kim, kime hitaben yapılacak bu öneri? Mevcut iktidara mı? 

Solun üzerine yoğunlaşması gereken, geniş toplum kesimlerine refah ve mutluluğun ancak bir sol iktidar sayesinde gelebileceğini anlatmaya çalışmak; buna yönelik hazırlıklar, alternatif toplumsal ve ekonomik modeller geliştirmek. Sözünü ettiğiniz türden, borç sorununun ne olacak gibi sorulara, ancak bu tip bir programın içerisinden anlamlı yanıtlar verilebilir. Bir başka ifadeyle, mevcut kriz ortamında ortaya çıkan sorunlarla ilgili yapılan öneriler ancak bu tür bir programı desteklemesi durumunda anlamlıdır. 

Son olarak şunun altını çizelim: ekonomi hakkındaki tartışmanın, iktidarın krizle sonuçlanan ekonomi politikaları ile IMF politikaları gibi iki seçeneğe sıkıştırılması, muhalefetin krizini gösteriyor. Buradan çıkış mümkündür, teorik ve teknik düzeyde bunun araçları mevcuttur, ancak sorun teknik değil siyasidir. 


Ekonomik krizin geleceği, seçimlerin sonrası için Türkiye’yi bekleyen tablo hakkında neler tahmin edilebilir? 

Seçimden sonra mevcut iktidar için bir yol ayrımı geliyor. Yollardan biri, neoliberal popülizm modelinin telafi mekanizmalarını törpüleyecek bir IMF programının, IMF’li ya da IMF’siz olarak uygulanması.Söz konusu telafi mekanizmalarından ilki olan yoksulların borçlandırılması zaten döviz krizi sonrasında yükselen faizler nedeniyle fiilen işlemiyor. Bu duruma bir de olası bir yeni kemer sıkma programının parçası olarak faizlerin daha da artırılması eklenirse, bu telafi mekanizmasının uzunca bir süre için devreden çıkması gündeme gelebilir. 

Neoliberal popülizmin ikinci telafi mekanizması olan yeni refah rejiminin sürekliliği de olası bir kemer sıkma programında aksamalarla karşılaşacaktır. Gelir artırıcı ve harcama azaltıcı tedbirlerden oluşacak olan bir programda sosyal yardımların azaltılması ve kamu hizmetinin daha da pahalılaşması ve vergilerin artırılması söz konusu olacaktır. İktidarın bu yolu takip etmesi, telafi mekanizmalarından arındırılmış bir neoliberal kemer sıkma programını gündeme getireceğinden, bunun uygulanması ancak daha otoriter bir siyasi ortamda mümkün olacaktır. Bir başka ifadeyle, olası bir IMF programı, Türkiye’de önümüzdeki dönemdeki siyasi otoriterleşmenin temel dinamiklerinden biri olabilir. 




Yollardan diğeri, 2013 sonrasında belirginleşen birikim modelinin krizi sırasında, iktidarın el yordamı ya da deneme yanılma yoluyla yöneldiği ve henüz ciddi bir sonuç vermese de uygulamak zorunda kaldığı kısmi ithal ikamesi ya da ithalat bağımlılığını azaltmaya yönelen bir eğilimin daha kapsamlı bir hale gelmesidir. Bu, bir yanıyla neoliberal modelin sınırlarının zorlanmasını gerektirecektir. O nedenle iktidar bloğu içinde kapsamlı bir uzlaşı gerektirir. Ancak bu tip bir yönelimin ancak hukukun üstünlüğü ya da parlamenter sisteme dönüş ile sağlanacağını düşünmek yanıltıcı olacaktır. Bu tip bir yeni-kalkınmacı model, pekala sağ-otoriter bir iktidarla da hayata geçirilebilir. Tarihsel deneyimler de bunu gösteriyor. 

Kısacası, Türkiye’deki emekçi sınıflar için hayat şartlarının kısa vadede düzelmesi pek mümkün değil. Ancak daha da kötüleşmemesi için, yani maliyetin emekçilerin sırtlarına yüklenmesini önlemek için örgütlenmek ve dayanışmayı güçlendirecek modeler geliştirmek çok önemli. Ek olarak eski ve yeni bileşenleriyle bütünsel olarak emekçilerin ortak taleplerini formüle etmek hayati önemde. 

Esas sorun, insanların hayat standartlarının orta ve uzun vadede nasıl iyileştirilebileceği. Seçim sonrası için yukarıda sıraladığım iki yolun sonunda da geniş toplum kesimleri için refah ve mutluluk getirecek sonuçlar yok. O nedenle bir önceki sorunuza dönerek sonlandırayım. Krize IMF programı dahil sağdan verilen her türlü yanıt önümüzdeki dönemde siyasi otoriterleşmenin önemli dinamiklerinden olacağı gibi, herhangi bir demokratikleşme çabası, neoliberalizmi geride bırakan ve emekçi sınıfları güçlendiren bir ekonomik program ile desteklenmediğinde, başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkumdur.