3 Haziran 2018 Pazar

Döviz-Faiz Kıskacı

Geçtiğimiz hafta, TL’nin ABD doları karşısında 3.80’lerin üzerine çıkması ile Türkiye ekonomisinin 2014’ten beri iki defa karşılaştığı darboğazın yeniden ortaya çıkması ihtimali belirdi. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) 2014 başında ve 2016 başında TL’nin hızlı değersizleşmesini önlemek için iki kuvvetli faiz artışı gerçekleştirmişti. 

2017’nin sonuna yaklaşırken faizi düşürme söylemleri artarken, kurdaki hareket yeniden sert bir faiz artırımı baskısı yaratıyor. Bunun gerçekleşmesi durumunda 2014’ten beri farklı yollarla ertelenebilen stagflasyonist sıkışmanın, önümüzdeki dönemde yeniden gündeme gelebileceğine dair emareler birikiyor. 2019’da yapılacağı ilan edilen ve ülkeyi yöneten siyasi heyet tarafından “varlık-yokluk” meselesi olarak görülen seçimler öncesi, ekonomide yeni bir darboğazın yaşanması olasılığı, ülkenin kaderini belirleyebilecek bir etkiye sahip olabilir. 

7 Mayıs 2018 Pazartesi

Seçim sonrası sert iniş senaryosu güç kazanıyor

Nisanın son gününde AKP’nin açıkladığı Seçim Paketi sadece seçim sürecini değil sonrasını da belirleyecek bir içeriğe sahip. Paketle başlatılan vaat furyası, artan faiz ve yüksek enflasyon koşullarında neoliberal para politikası uzmanlarının tercih edeceği politika yapma atmosferini ortadan kaldırmakla kalmadı, aynı zamanda takip eden aylarda da çok zorlu mücadelelerin yolunu döşedi.

Hükümetin el kitabından bölümler: Baskın seçim sürecinde madde madde yapılacaklar

Türkiye’nin en büyük ticari ortağı olan bölgenin ulusaşan örgütü tarihin en sert değerlendirme raporunu yayımladığı gün, aynı zamanda o ülkenin en tepedeki Güvenlik Kurulu olağan anayasal yollarla işini yerine getiremediğini söylercesine olağanüstü yönetimin devam etmesini salık verdiğinde başka bir şey konuşmaya imkân kalmamış demektir. Ancak Türkiye, Avrupa Komisyonu raporunun açıklandığı salı sabahından sonra sadece iktidar ortağı bir parti liderinin erken seçim çağrısını tartışıyordu. Tartışma çarşamba öğleden sonra seçim kararının açıklanmasıyla devam etti.

Bir kriz mi geliyor?

Türk lirasının değer kaybı ve faiz oranının yüksekliği nedeniyle Türkiye’nin bir kriz atmosferi içinde olup olmadığı sorusu ya da hükümetin aldığı/almayı planladığı önlemlerin olası bir krizi önleyip önlemeyeceği konusu yeniden hararetle konuşulmaya başlandı. Bir paket olarak pazarlanan ekonomik önlemlerin içinde mart ayı sonunda yasalaşan tek hazine hesabının kapsamının genişletilmesi de yer alıyor. Ayrıca KDV borcu bulunanların ödemelerinin tecili ve gıda enflasyonunu kontrol altına almak için çalışmaların sürdüğü, bir yandan daha fazla teşvik verilirken öte yandan da vergi ödemelerinde kolaylık sağlanması gibi unsurlar hükümetin yakın dönemdeki planları arasında.

İyi Parti'nin "Borç Silme" Önerisi ve Sınırları

İyi Parti, bugün yaptığı açıklama ile bankalar tarafından takibe alınmış 4.5 milyon borçlunun borçlarının silineceğini içeren bir öneri sundu. Borç silme konusu üzerine bir iki hatırlatma yapmak istedim.

3 Mayıs 2018 Perşembe

Kriz Yönetiminin Krizi

Bugün açıklanan enflasyon verileri sonrası TL tüm zamanların en düşük seviyelerini gördü. Zaten ekonominin zorda olduğu bir sır değil. Erken seçim kararının kendisi bizzat bu sorunların itirafı anlamına geliyor. Böyle olunca ekonomik kriz üzerine spekülasyonlar hızla artıyor. Kriz tartışmaları ve buraya nasıl geldiğimiz üzerine hızlıca bir kaç noktayı not almak istedim.

5 Nisan 2018 Perşembe

Siyasi Rejim Tartışmalarına Emek Merkezli Bakmak: Neoliberal Popülizm ve Yeni Emek Rejimi

15 Temmuz 2016’daki darbe girişimini, sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal yönetimini ve 16 Nisan 2017’deki referandumla birlikte hazırlıkları olgunlaşan rejim değişimini nasıl açıklamak gerekir? Devlet ve sermaye arasındaki ilişkilere dair teorilerimiz ve sınıf fraksiyonları gibi kavramsal araçlar, Türkiye tarihinin bu önemli olaylarını açıklamada ne kadar işlevli? Egemen sınıf fraksiyonlarının devletin güncel biçimlenişindeki etkileri neler? 15 Temmuz’un nedenlerini açıklamak için Marksist devlet kuramını bir kenara koymak mı gerekir? Sınıf mücadelesinin olası tek biçimi kapitalistler ile işçiler arasındaki dikey mücadeleler midir? Egemen sınıf içi mücadeleler, hangi durumlarda tayin edici bir nitelik kazanabilir? Devlet ile sermaye fraksiyonları arasındaki ilişkiye dair “devlet odaklı” analiz, “sermaye odaklı” hale gelince daha kapsayıcı olabilir mi? Ya da bu ikisi, “emek odaklı” analizlerle dengelenebilir mi? Dahası, emek rejimi, birikim rejimi ve siyasal rejimler arasındaki bağlantılar nasıl ortaya konabilir?[1]

Bu gibi sorular çoğaltılabilir. Zira 15 Temmuz ve 16 Nisan ile ilgili halen yeterince gelişkin bir açıklamaya sahip değiliz. Mevcut açıklamaların çoğu –haklı olarak– 15 Temmuz’un olgusal olarak incelenmesine yönelik gazetecilik yazıları ağırlıklı. Ancak AKP ile Gülenciler arasındaki kavgayı açıklamak için hangi teorik çerçevenin kullanılacağı ya da hangi süreçlerin devlet içindeki bu gibi çatışmaları daha da önemli hale getirdiği gibi soruların üzerine gitmemiz gerektiğini düşünüyorum. Aşağıda, 2000’ler Türkiye’sini anlamaya dair eleştirel bir politik-ekonomi çerçevesi önereceğim. Neoliberal Popülizm (NP) çerçevesi sayesinde, hakim birikim rejimi ile emek rejimi ve bu ikisi ile siyasal rejim arasındaki bağlantıları kurabileceğimizi ileri süreceğim. 

13 Mart 2018 Salı

Milli kredi derecelendirme kuruluşuna gerek var mı?


Moody’s’in geçen hafta Türkiye’nin kredi notunu Ba1’den Ba2’ye düşürmesiyle Türkiye’de ata sporu haline gelmekte olan kredi derecelendirme kuruluşlarını (KDK) kötüleme pratiği yeniden filiz verdi. Ekonomistler kararın aşırı şaşırtıcı olmadığını ima etseler de AKP kadroları Moody’s’in not kararının itibarsız olduğunu açıkladılar. Moody’s bu sıralarda aralarında yabancı ortaklı bankaların da bulunduğu 14 bankanın ve altı şirketin notunu birer kademe indirdi. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu başkanı Mehmet Ali Akben ise “Milli bir kredi derecelendirme kuruluşuna ihtiyaç duymaktayız” açıklamasında bulundu ve 2018 yılı içinde ulusal bir derecelendirme kuruluşunun oluşturulacağını müjdeledi.

27 Şubat 2018 Salı

Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan: 1995-2016 Ortalama Ücretler

Visegrad grubu olarak bilinen Orta Avrupa ülkelerinden sağ-popülizmin yükseldiği üç ülkedeki (Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan) ortalama ücretlerin 1995-2016 arasındaki değişimi aşağıdaki grafikte gösteriliyor.

31 Aralık 2017 Pazar

Kriz Notları'nda 2017'nin İlk 5'i

Kriz Notları'nda 2017'nin en çok okunan yazılarını derledik. İlk 5, kriz kaygısının yoğunluğuna, Varlık Fonu konusundaki meraka ve borç çevrimindeki belirsizliklere işaret ediyor. 

14 Aralık 2017 Perşembe

Örtülü Para Politikası ve Bir İletişim Faciası

14.12.2017 tarihinde TCMB’nin yaptığı Para Politikası Kurulu kararı ile Geç Likidite Penceresi faizini yarım puan artırıldı. Ancak TCMB kamuya açık olmayan toplantılarda yatırımcılara verdiği sözün altında bir artış yaptığı fikri baskın hale geldiğinden, TL’de hızlı değersizleşme yaşandı. Yani TCMB’nin bu hamlesi ile hem faiz, hem kur artışı yaşanmış oldu. Özetle yaşanan tam bir iletişim faciası.

22 Kasım 2017 Çarşamba

Çalkantı, kriz ve bir devlet bankasının hikayesi

Hikaye çatısı gerçekten acıklı: devlet mülkiyetinde olan, 80 yaşında dolayısıyla bir finansal kuruluş için erişkin yaşta denebilecek bankanın önce özelleştirilmeye çalışılması, sonra çoğunluk hissesi devlette ve fakat Özelleştirme İdaresi’nde olan bir bankaya dönüşümü, 2008-09’da yeniden fark edilen faydalarıyla yeni bir hayata kavuşması ama bu hayatın Varlık Fonu’nun evlatlığına dönüşmekle yeni bir çalkantı evresine girmesi ve çapsız bir dolandırıcının itirafları nedeniyle isim değişikliğine uzanması (ya da uzanma ihtimali) ve bunun aileyi toptan yıkıma sürüklemesi. Fazla melodramatik, senaryo olsa yüzüne bakılmaz…

15 Kasım 2017 Çarşamba

Borç finansmanı değil absürt bir iktidar savunusu

Hazine Müsteşarlığı’nın kendisine yönelik eleştirilere cevaben 1 Kasım’da “Borç ve Nakit Yönetimine İlişkin Basın Açıklaması” gerçekleştirmesinin ardından kısa süreli bir tepki bombardımanı yaşandı. Ekim sonunda yayımlanan 2018 finansman programı ile birlikte değerlendirildiğinde bu belge Hazine Müsteşarlığı’nın konumu açısından önemli göstergeler sunuyor.

2 Kasım 2017 Perşembe

“Son Dönemeç” Öncesi Gidişat: Geleceğe Kaçış Planı

Express yazılarıma bir süredir ara vermek zorunda kaldım. 2017’nin başına en son #Express149’a yazdığım yazının başlığı “Sagflasyonist Sıkışma” idi. O günden bu güne yaşanan sıkışma ertelendi ancak aşılamadı. 2019’daki “son dönemeç” öncesi tüm dikkatler ekonominin büyük bir sorun çıkarmasını önleyecek şekilde yönetilmesine yoğunlaştırılmış durumda. Bu yazıda, 2007-2008 krizinin başlangıcının 10. yılını arka fona alıp, dünya ekonomisindeki ve siyasetindeki temel değişimlerden yola çıkarak Türkiye’deki ekonomi-politik gidişatın güncel başlıkları üzerinde durdum. 

23 Ekim 2017 Pazartesi

Yargı Bağımsızlığı Gerilerken Yatırımcı Nasıl Güvende Olabiliyor?

Dünya Ekonomi Forumu (WEF), 2017-2018 dönemi Küresel Rekabetçilik Endeksi geçtiğimiz hafta yayımladı. Türkiye ile ilgili çarpıcı veriler var. Bu yazıda daha önce de farklı vesilelerle üzerinde duruğum bir konuya değineceğim. Yazının özü şu: Endeks’teki bazı veriler, liberallerin ve ana muhalefet partisinin pek sevdiği, “hukuk yatırımların güvencesidir” söylemini sarsıcı nitelikte. Nasıl mı? Gelin bakalım.

“Batı’nın” Liderlik Krizi

Bu yılın Nisan ve Mayıs aylarında, bir dizi yazı ile dünya siyasetinde ve ekonomisinde son dönemde yaşanan gelişmeleri anlayabilmek için “küresel ara rejim” kavramının kullanılabileceğini önermiştim. Bu yazı ile seriyi devam ettirerek, birkaç ekleme yapacağım.

1 Ekim 2017 Pazar

AB’de Siyasi Kriz Derinleşiyor

Geçtiğimiz hafta, Almanya’nın başkenti Berlin’de, “21. Yüzyılda Eşitsizlikler ve İstikrarsızlıkların Siyasal İktisadı” başlıklı uluslararası bir konferans düzenlendi. Pek çok ülkeden gelen katılımcılarla gerçekleşen konferansta, eleştirel siyasal iktisat perspektifinden bakan çok sayıda güncel araştırmanın sonuçları sunuldu. Gündem tabi ki 2008 krizi sonrasında dünya ekonomisinde ve siyasetinde yaşanan gelişmeler idi. Bu yazıda, Dr. Thomas Sablowski’nin bahsettiğim konferansta yaptığı “Büyük Resesyondan Bu Yana Avrupa Birliği’nde Kapitalizmin Gelişimi” başlıklı sunuşu üzerinden Avrupa’daki güncel politik gelişmelerle ilgili bazı gözlemlerime yer vereceğim.

27 Eylül 2017 Çarşamba

“Alman Mucizesinin” Karanlık Yüzü

Almanya’daki seçimler, pek çok açıdan kritik bir dönüm noktası idi. Seçimlere damgasını vuran tartışmasız bir şekilde faşist sağ “Almanya için Alternatif” (AfD) partisinin hızlı yükselişi ve parlamentoda üçüncü büyük parti haline gelmesi oldu. Bu yükselişin diğer yanında Hristiyan demokratların ve sosyal demokratların, yani sözde Büyük Koalisyon’un çöküşü var. Seçim sonuçları ile görüldü ki, pek çok ana akım yorumcunun söylediğinin aksine Almanya yükselen sağ popülist dalgadan muaf değil. Bu yazıda iki noktayı açmak istiyorum. İlki şu: AfD’nin yükselişinin gerisindeki nedenlerden biri, “Alman mucizesinin” karanlık yüzü olan emek piyasalarının esnekleştirilmesi. İkincisi de şu: AfD’nin yükselen oyu, “yeni normal” hale gelen sağ popülist dalga içinde bir kırılma noktasını ifade ediyor olabilir.

23 Eylül 2017 Cumartesi

Varlık Fonu’ndaki Kriz Neyi Gösteriyor?

Geçtiğimiz hafta Türkiye Varlık Fonu (TVF) başkanı görevden alındı. Türkiye ekonomisi için bir kurtarıcı olarak lanse edilen Fon, kuruluşunun üzerinden bir yıl geçmesine rağmen henüz herhangi bir varlık gösteremedi. Bunun farklı nedenleri sıralanabilir ancak kanımca temel sorun, Türkiye’de temel ekonomi politikası tercihleri ve bu tercihleri uygulayacak kurumların hangileri olduğundaki belirsizlik. 

Geçtiğimiz haftaki yazımda, “Türkiye ekonomisi, herhangi bir anlamlı ekonomi politikası tartışması yapılabilecek bir düzeyde değildir, tüm menzili 2019 seçimlerine odaklanmış bir örtülü ekonomi haline gelmiştir” derken, kast ettiğim biraz da buydu. Bu yazıda, TVF özelinde bir kere daha ortaya çıkan sorunların basitçe AKP içi gerilimlerden kaynaklanmaktan ziyade, daha yapısal kökleri olduğuna işaret edeceğim.

21 Eylül 2017 Perşembe

Örtülü Ekonomi

Türkiye’de para politikası, kriz eğilimlerinin yoğunlaşması üzerine Ocak 2017’de değişti. Merkez bankasının resmi politika faizi fiili olarak tedavülden kalktı. Fiili durum-hukuki durum gerilimi, fiili durum lehine çözüldü ve para politikası örtülü alana geçti. Maliye politikası ise, kamu garantileri konusunda epeydir şeffaflıktan uzaklaşmıştı, son olarak ekonomik krizden çıkışı sağlayan Kamu Garanti Fonu tarafından sağlanan destekler konusunda da yeterli açıklamalar yapılmadı. Sonuçta, para politikasından maliye politikasına, karşımızda örtülü bir ekonomi var. Oluşan bu örtülü ekonominin menzili 2019 seçimleri.

19 Eylül 2017 Salı

Sanayi 4.0 Distopyası

Biraz da Hollywood’un etkisiyle olsa gerek, robotik teknolojinin gelişmesi büyük ilgi topluyor. Geçenlerde, Yapay Zeka uygulamalarının kendi aralarındaki iletişim sırasında yeni bir iletişim dili geliştirmeleri üzerine “fişlerinin çekildiği” yönündeki asparagas bir haber, web sitelerinin çok okunanlar listelerinde üst sıralarda yer aldı. Çeşitli Yapay Zeka uygulamaları ya da robotik teknolojinin üretime uygulanması, genellikle Sanayi 4.0 olarak anılıyor. Sadece sanayi üretimi değil söz konusu olan, hizmet sektöründe, hatta kişiselleştirilmiş “akıllı” hizmetlerde de bu yeni teknolojik gelişmeler uygulanabiliyor. 

Robotik teknolojilerin üretimde uygulanması üzerine geçenlerde yazdığımda konuyu şurada bırakmıştım: “Meselemiz, robotik teknolojinin gelişiyor olması değil. Mesele kapitalizmin üretim yapısı nedeniyle bu gelişmelerin orta vadede kriz dinamiklerini tetiklemesi ve kısa vadede de işsizliğin yapısal olarak artacak olmasıdır.” Kaldığım yerden devam edeyim: Sanayi 4.0 ile birlikte bir sonraki büyük bulanım artık daha yakın!

18 Eylül 2017 Pazartesi

Emeğin Gücü Gerilerken, Demokrasi Gelişebilir Mi?

Geçtiğimiz hafta Tarık Ziya Ekinci, Gazete Duvar’da yer alan “AK Parti'nin Yeni Türkiye'si Kapitalizm Öncesi Devlet Projesidir” başlıklı yazısı ile değişik tonlarda da olsa Türkiye’de yaygın bir şekilde kabul gören bir fikri farklı bir şekilde dile getirdi. Doç. Dr. Galip Yalman’a referansla söylersek, bu “muhalif ama hegemonik” fikir kabaca şudur: “Tükiye’de burjuvazi yok, o nedenle demokrasi yok”. Bir adım daha atarak neden burjuvazi yok diye sorduğumuzda, çünkü devlet çok güçlü, ihaleleri dağıtıyor vs. yanıtını alıyoruz. Bu yaygın liberal argüman, Türkiye’deki eleştirel sosyal bilimler camiasında defalarca konu edildi ve sayısız kere çürütüldü. Bu yazıda böylesine kapsamlı bir çabaya girişmeyeceğim. Dikkat çekeceğim soru şu: bir ülkede emeğin gücü sistematik olarak geriletilirken demokrasi gelişebilir mi?

6 Eylül 2017 Çarşamba

Sağ Popülizmin Polonya’daki Yükselişi

Polonya geçtiğimiz günlerde iki vesileyle uluslararası kamuoyunun gündemine geldi. Bunlardan ilki, Almanya’nın Hamburg kentinde gerçekleştirilen G20 zirvesi öncesinde ABD Başkanı D. Trump’ın Polonya’yı ziyaret etmeyi tercih etmesiydi. Trump’ın Varşova’da 15 bin kişiye hitaben bir konuşma yapması, Avrupa Birliği (AB) ile gerilimler yaşadığı günlerde iktidarda olan Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) hükümetine açık uluslararası destek anlamına geliyor.

6 Ağustos 2017 Pazar

Almanya-Türkiye Gerilimi ve Yatımların Geleceği

Olağanüstü Hal (OHAL) şartlarında yaşamak sermayenin ilk tercihi olmayabilir ancak bu, OHAL altında yatırımlar ve büyüme duracak anlamına gelmiyor. Zira siyasal rejimi demokrasi olmayan ülkelerde de canlı ekonomik büyüme dönemlerinin görülmesi bir istisna değil. Bu basit gerçek, zaten “hukuk ve demokrasi yoksa yatırım gelmez” şeklinde formüle edilen argümanın naifliğini gösteriyordu. Argümandaki zayıflık, kapitalizmle ile demokrasi arasındaki durumsal ilişkiyi yapısal olarak görme yanılgısından kaynaklanıyor. Bu yazıda, Almanya-Türkiye arasında son günlerde yaşanan gerilimin ekonomi alanına da yansıma ihtimalinin ortaya çıkması vesilesiyle yukarıdaki argümanı biraz daha detaylandıracağım.

Alternatifler ve Sınırları

Geçtiğimiz hafta, kapitalizmin derin bir bunalımdan geçtiğini ve bunalımın sadece iktisadi krizden ibaret olmadığını, siyaseten de yaşandığını belirtmiştim. Bunalımı tarif eden pek çok özellik var ancak siyasi liberalizm ile ekonomik liberalizmin giderek ayrışması bunlar arasında en önemlilerinden biri. Bu koşullarda, mevcut bunalımın aşılması için olası alternatiflerden olan, 1950-1973 arasındakine benzer sosyal devlet uygulamalarının tekrarlanabilir bir model olmaktan çok, kapitalizmin tarihsel gelişimi içinde özgün bir dönem olarak değerlendirilmesinin daha isabetli olacağına işaret etmiştim. Yazı ile ilgili okurlardan gelen yorumlar üzerine bazı hususları biraz daha detaylandırmam gerektiğini fark ettim. 

Bu yazıda James O’Connor’ın 1970’li yılların sonlarında çok ses getiren Devletin Mali Krizi kitabından esinlenerek, neoliberalizmin alternatifleri bahsinde, ekonomik model seçiminin yapısal sınırları üzerinde duracağım. O’Connor kapitalist toplumlarda devletin kimi zaman birbiriyle çelişebilen ya da örtüşebilen iki işlevi olduğunu ileri sürer: sermaye birikiminin sürekliliğini sağlamak ve birikimin toplumsal meşruiyetini sağlamak. Aşağıda, O’Connor’ın sözünü ettiği bu iki işlevin, aynı zamanda politika yapıcıların ekonomik model seçiminin de sınırlarını oluşturduğunu ileri süreceğim.