23 Şubat 2013 Cumartesi

Avrupa Krizinde Gidiş: Kötüden Daha Kötüye

Ocak ayı içinde yapılan Davos toplantılarında, pek çok akademisyen, sermaye ve hükümet temsilcisi, 2013 yılında dünya genelinde krizden çıkış için önemli gelişmelere tanık olunabileceğini savundular. 

Avrupa Birliği (AB) sınırlarında yoğunlaşan krizle ilgili iki temel gelişme, krizin aşılabileceği görüşünü desteklemek için öne sürüldü. Bunlardan ilki AB Mali Birlik çabalarının sonuçlanacağı, ikincisi de AB Merkez Bankası’nın sıkıntıya düşecek bankalar ve devletler için parasal genişlemede bulunabileceği vaadi idi. Ancak önümüzdeki dönemdeki temel eğilimlere bakıldığında, bu beklentilerin iyimser olmanın önesine geçerek “umut tacirliği” noktasına geldiği söylenebilir.

Nasıl Bakmalı?
Yapılacak analizi “iyimser-kötümser” gibi naif saflaşmalardan çıkarıp toplumsal gerçekliğe baktığımızda iki düzeyli bir değerlendirmeyi eşanlı olarak yapmamız gerekiyor. Bunlardan ilki olan yapısal sürece baktığımızda, liberal argümanların aksine, kapitalist üretim tarzının içsel olarak krizi dışlamadığı, krizle birlikte var olduğu ve hatta krizler sayesinde geliştiğine işaret edebiliriz. Kapitalist üretim tarzının içsel olarak taşıdığı kriz eğilimleri, uzunca bir süredir zaten Marksist gelenek tarafından ortaya konuluyor. O nedenle bu noktayı daha fazla açmadan ikinci düzeye yani krizin açığa çıkış biçimlerine bakacağız.

Avrupa Krizinin Temelleri
1970’li yıllardaki krizden sonra uluslararası para ve finans piyasalarının entegrasyonunun derinleşmesi nedeniyle Avrupa krizinin 2008’de ABD’de yaşanan finansal çöküntü ile doğrudan bağlantılı olduğuna işaret ederek, krizin Avrupa’ya özgü yanlarını açabiliriz. Avrupa’da krizin açığa çıkış biçimi, “güney ülkeleri” olarak ifade edilen Yunanistan, İspanya, Portekiz, İzlanda ve İtalya’nın kamu borcunun çevrilemeyecek bir noktaya gelmesi şeklinde gerçekleşti. Bir diğer gelişme, özellikle ABD kaynaklı krizin Avrupa’ya yansıması olarak büyük bankaların iflasın eşiğine gelmesiydi. Bu iki gelişmeyi birarada değerlendirdiğimizde, bankacılık sisteminin toptan çökmesinin önüne geçilmesi amacıyla yapılan, zararların kamulaştırılması operasyonundan sonra kamu borcu daha da artmış oldu.

“Alman Modeli”’nin Yükselişi
Ancak krizin Avrupa’daki serüveni, kapitalizmin Avrupa içindeki eşitsiz gelişimi ile yakından bağlantılı olarak ilerliyor. Buna göre 2000’li yıllarla beraber daha da belirginleşen ve sürecin genelini tayin edici nitelikte olan gelişme, Alman sermayesinin, çalışanlar üzerinde kurduğu yeni tahakküm stratejisinin sonuçlarını almaya başlamasıydı. Bu yeni strateji, 1990’lı yıllardaki sosyal demokrat hükümetlerin de katkısıyla geliştirilen esnek çalışma formlarının hayata geçirilmesiydi. Bu çerçevede 1990 ile 2010 arasındaki yirmi yıllık dönemde Almanya’daki part-time istihdamın iki katına çıkarak toplam istihdamın yüzde 21’ine ulaştığını görmekteyiz. 

http://www.google.com/imgres?hl=en&safe=off&client=firefox-a&rls=org.mozilla:tr:official&biw=1252&bih=609&tbm=isch&tbnid=MQKl5Oeq56yV4M:&imgrefurl=http://bbfinance.blogspot.com/2011_09_01_archive.html&docid=RhkAvIEraf2vcM&imgurl=https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEgj4b3QmKVzNSdnRJ7gizCWaEard1lSiVMQPISqSAwNZ754StekvN6zg7A3mCr5-3PSSFmCcZYXKVBk6ITOH3zB33np9WC4UYeqG-NkroqSynnSdwsyCkW8g7mRWG1sOJvW8yCQj3qQ2iA/s1600/European%252BCrisis%252Bcartoon.png&w=398&h=273&ei=BtQnUY6lLOKV0QH434BI&zoom=1&ved=1t:3588,i:100&iact=rc&dur=406&sig=108832044113737052518&page=1&tbnh=167&tbnw=216&start=0&ndsp=15&tx=187&ty=77Doğrudan emek süreçlerinde yaşanan bu dönüşümle beraber, uygulanan enflasyon karşıtı politika, ücretlerin son on yılda reel olarak dondurulmasıyla sonuçlandı. Yani, Alman sermayesi, son dönemde, emek sürecindeki yeni baskı ve sömürü biçimlerinin derinleştirerek uygulaması sonucunda büyük bir rekabetçi güç kazanmış durumda. Bu gelişmenin doğrudan sonucu ise, Almanya’nın ihracatının artması ve dış ticaret fazlası vermesinin karşısında “güney ülkelerinin” verdikleri dış ticaret açıkları ve bu açıkları kapamak için borçlanan devletlerin borçlarının geri ödenemeyecek bir noktaya varması oldu. Dolayısıyla Davos’ta ortaya konulan iki beklentinin hayata geçmesi halinde bile yaşanacak olanın krizin aşılması değil, sadece zamana yayılması ve derinleşerek sürmesi olduğunu belirtmek gerekiyor.

Neoliberal Avrupa Birliği’ne Doğru
Son birkaç yıldır şahit olduğumuz sürecin adını koymak gerekirse, neoliberal bir AB’nin doğuşuna tanıklık ettiğimizi söyleyebiliriz. Bir başka ifadeyle, yaşanan süreç, “güney ülkelerinin”, “Alman modeli” çerçevesinde dönüştürülmesi mücadelesi olarak okunabilir. Ancak bu yeni model geniş toplum kesimlerinin yaşam koşullarında herhangi bir iyileştirmeyi vaad etmiyor. Önerilen, ifasın eşiğinde olan ülkelerin bir an önce dış ticaret açıklarını kapatmaları, bunun için emek verimliliğini artırmaları ve ülkelerindeki “yatırım iklimini” yeniden tesis etmeleri ve bunları gerçekleştirebilmek için her bir devletin giderek “rekabetçi devlet” olarak yeniden yapılandırılması gereği. Bune göre “rekabetçi devlet” ile sermaye dışındaki toplumsal kesimlerin taleplerine karşı giderek daha geçirimsiz bir kurumsal yeniden yapılanma amaçlanılmakta. Bu yeni durumda devletlerin temel görevi, yaşam koşullarının iyileştirilmesi, ücret artışları, eğitime, sağlığa ve barınmaya bedelsiz erişim talepleri, makul bir yaşta emeklilik ve sigorta hakkı gibi taleplere karşı, kendi ülkelerinde “yatırım iklimini” korumak ve sermaye çevrelerinin güvenini sarsmamak.

 

Ancak tüm bu dönüşüm, özellikle “güney ülkelerindeki” geniş toplum kesimleri açısından tam bir toplumsal trajediye dönüşmüştü. İki yıldır krizden çıkış için uygulanan “yeni model” sonucunda 2012’nin son çeyrek rakamlarına göre İspanya’da ve Yunanistan’da işsizlik yüzde 26’yı aşmış durumda, Avrupa genelinde ekonomik büyümenin artışı gibi bir beklenti yok. Tüm bunlar karşısında geçtiğimiz aylarda yaşanan ve Yunanistan, İtalya, İspanya merkezli ancak Türkiye dahil tüm Avrupa genelinde eşgüdümlü olarak gerçekleştirilen protesto gibi değerli ancak cılız tepkiler dışında, süreci yönlendirme kapasitesi sahip bir toplumsal muhalefet ise henüz mevcut görünmüyor. 

 Bu yazı daha önce, Siyaset Dergisi'nin 2. sayısında (Şubat 2013) yayınlanmıştır.