Salı, Ekim 22, 2013

5. Yılında 2008 Krizi: Bir Ara Değerlendirme


21. yüzyılın ilk büyük ekonomik krizi, geçtiğimiz Eylül ayında beşinci yılını doldurdu. 2008’de ABD’de patlak veren kriz, bugüne kadar farklı aşamalardan geçerek şu anda Avrupa’ya çöreklenmiş gibi görünüyor. Ancak 2008 krizinin nedenlerini açıklamak ve muhtemel sonuçlarını tahmin edebilmek için güncel krizin kapitalizmin yaşadığı diğer büyük krizlerle benzeşen ya da farklılaşan yönlerinin neler olduğu sorusuna cevap vermek gerekiyor.

Kapitalizmin Krizleri
Kapitalizmin krizlerinin benzeşen yönlerine vurgu yapmak, krizlerin somut düzeyde uygulanan yanlış ekonomi politikaları nedeniyle ya da düzenleme eksikliği sonucunda ortaya çıktığı gibi argümanların ötesine geçebilmek açısından önemli bir olanak sağlıyor. Bu açıklamaları bir kenara koyduğumuzda, krizin nedeninin bizzat üretim organizasyonunun kapitalist sermaye birikime dayanan örgütlenişinde olduğunu görebiliriz. Bir başka ifadeyle, K. Marks’ın ve ardıllarının ısrarla vurguladıkları gibi kriz, bizzat sermaye birikim sürecine içkindir. Bunun anlamı, sermaye döngüsünün her aşamasının risk taşıdığı ve bu aşamalardan herhangi birinde meydana genebilecek bir aksaklığın sistemik etkileri olabileceğidir.
 Bu aksaklıklar üretim araçlarının ya da üretimde kullanılan girdilerin temiminde meydana gelebilecek ve arz şokları olarak adlandırılan (örneğin petrol fiyatları gibi meta fiyatlarının yükselmesi) sorunlardan kaynaklanabileceği gibi, üretim aşamasındaki emek süreçlerinde çalışanlardan gelen direnç nedeniyle de yaşanabilir. Ya da kriz, eksik talep/arz fazlası nedeniyle üretilenlerin satılamaması sonucunda ortaya çıkabilir. Nihayetinde, hem üretim sürecinin başlangıcında, hem de üretilenlerin satılmasında kullanılan kredi sisteminde ortaya çıkabilecek iflas ya da borcun geri ödenememesi riskleri, sermaye döngüsünün genelini tehdit edebilir.

Meselenin paradoksal yanı, tüm bu aşamalarda işler yolunda gitse de kriz riski devam edeceğidir. Daha doğru bir ifadeyle kriz tam da birikimin sorunsuz bir şekilde devam etmesi nedenle ortaya çıkabilir. Kapitalizmde krizi içsel hale getiren bu son risk, kar oranlarının düşme eğilimidir. Kar oranlarının düşme eğişimi, toplumsal üretimin kapitalist örgütlenişinin bir paradoksudur. Paradoksu yaratan, bir yandan üretim sürecinde değeri (ve artı değeri) yaratan unsurun canlı emek olması, ancak diğer yandan kapitalistler arası rekabet nedeniyle var olan daha ucuza üretme baskısının sürekli olarak meta içerisinde canlı emeğin miktarını azaltmaya yönelik sistematik bir baskı yaratmasıdır. Yani emek verimliliğini artıracak teknoloji kullanımının artması, üretilen metalardaki canlı emek miktarının azalmasına neden olacağından kar oranlarının azalması riski ortaya çıkabilir.

2008 Krizi: Süreklilik İçinde Farklılaşan Yönler
Dolayısıyla kapitalizmin tarihindeki ekonomik krizlerin, buraya kadar aktardığımız risklerin herhangi birinin ya da herhangi bunların bir bileşiminin gerçekleşmesi sonucunda ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu çerçevede krizleri ortaya çıkaran yapısal mekanizmalara işaret etmek, yaşanan krizin kapitalizmin krizi olduğunu vurgulamak açısından önemli. Ancak analizimiz bu düzeyde kaldığı sürece, yani tüm krizler kapitalizmin krizidir demekle yetindiğimiz anda analizimiz yanlış olmaz ama eksik olur. Bu eksikliğin ise, günceli anlama, potansiyel gelişmeleri takip etme ve bunun muhtemel sonuçlarını öngörme alanlarında ciddi sorunlar doğuracağı açık. Dolayısıyla herhangi bir ciddi kriz analizinin, gerek krizin oluşumunda etkili olan kurumsal dinamikleri, gerekse krizin açığa çıkışındaki tetikleyici unsurları yapısal dinamiklerle bağlantılarını kurarak açıklaması gerekir. Bu nedenle bu kısa değerlendirmenin kalan kısmında 2008 krizinin kapitalizmin yaşadığı diğer krizlere benzeşen yanlarından çok son krize özgü olan yanlarına dikkat çekeceğim.

Yeni Finansal Mimari
Bu çerçevede ilk olarak 2000’li yıllarla beraber ABD’de yeni bir finansal yapının oluştuğunun altını çizmeliyiz. Bu yeni oluşan finansal mimarinin gerisinde iki temel dinamik vardı: kurumsal yeniden yapılanma ile borcun ve riskin metalaştırılmasını mümkün kılan finansal yenilikler. Bu iki temel üzerinden gelişen yeni finansal mimarinin en önemli başarısı, konut sahipliği rüyası ile işçi sınıfının en yoksul kesimlerini finansal sisteme dahil etmekti. Ancak bu başarı, kısa süre sonra derin bir ekonomik krizi tetikleyecekti.

Yeni finansal mimarinin oluşumundaki kurumsal yeniden yapılanma dinamiklerine baktığımızda, ABD’de 1999’da yapılan bir yasal değişiklik sonrasında gölge bankacılık sisteminin geleneksel bankacılık sistemi yanında geliştiğini söyleyebiliriz. Gölge bankacılık sisteminin özelliği, geleneksel bankacılık sisteminin yapabildiği işlemlerin tümünü yapabilmesine karşın, geleneksel bankacılığın tabi olduğu yasal yükümlülüklere ve denetimlere tabi olmaması idi. Hızla gelişen gölge finans alanı, finans alanında herhangi bir denetime tabii olmayan piyasaya ütopyasının gerçekleştirilmesi anlamına geliyordu. Gölge finansın gelişimi, “Etkin Piyasa Hipotezi” argümanıyla akademik olarak, “finansal deregülasyon” uygulamalarıyla da FED tarafından desteklendi.

Borcun ve Riskin Metalaşması
Yeni finansal mimarinin ikinci boyunu olan finansal inovasyon ise, finansal kurumların risk yönetiminde geliştirdikleri yeniliklere dayanıyordu. Bunlardan ilki olan menkul kıymetleştirme mekanizması, konut, araba ya da ihtiyaç kredi borcu gibi farklı türde ve farklı vadede olan, ayrıca farklı riskler taşıyan borçların bir araya getirilmesi, sonrasında da bunların parçalara bölünerek gelir vaadi olarak yatırımcılara satılmasına dayanıyordu. Dolayısıyla bu mekanizma orijinal borcun geri ödenmesine bağlı olan gelir akışının sürmesine dayanıyordu ve borcun metalaştırılmasını mümkün kıldı.

Finansal inovasyonun ikinci boyutu ise kredi türevine dayanan finansal ürünler ile riskin metalaştırılmasıydı. Kredi türevlerinin özelliği, diğer türev ürünler gibi yatırımcının gelecekteki gelir akışının kesilmesi durumunda, yani satın aldığı kağıdın batması durumunda kullanabileceği bir çeşit sigorta olarak kullanılabilmesiydi. Ancak kredi türevlerin bir diğer özelliği, bunların finansal kurumlar tarafından bizzat kendi borçlarına karşılık olarak da çıkarılabilmesiydi. Böylelikle türev ürünlerin gelişimi ile finansal kurum kendi taşımak zorunda olduğu kredi riskini, kredi türev kağıdı alan yatırımcıya aktarma olanağını bulmuş oldu. Dolayısıyla menkul kıymetleştirme ve kredi türevleri gibi mekanizmalar sayesinde finansal kurumlar, kredi riskini ortadan kaldırmamış olsalar bile fiilen başka aktörlere kaydırdıklarından; a) kaldıraç oranları arttığı için daha fazla kredi üretebilir hale geldiler, b) geri ödenmesi daha riskli olduğu bilinen alanlara daha kolay bir şekilde yönelebildiler. Bu alanların başında işçi sınıfının en yoksul kesimlerine pazarlanan konut kredileri geliyordu.
 İşçi Sınıfının İçerilmesi
ABD’de işçi sınıfının yoksul kesimleri 1990’lara kadar konut piyasasında dışlanmışlardı. Konut sahipliği oranı düşük olan siyahlar ve Latin Amerika kökenli göçmenler ile yoksulluk sınırının altında yaşayan geniş bir kesim, 2000’li yıllarda yeni gelişen finansal mimari sayesinde finansal sistem tarafından içerildi ve bu kesimlere geri ödeme riski olduğu bilinmesine rağmen konut kredileri açıldı. Finansal sistem açısından kredinin borcunun geri ödenememesi, konut fiyatlarının artmaya devam etmesi, menkul kıymetleştirme ve kredi türev araçlarının geliştirilmesi gibi faktörler nedeniyle bir sorun olarak görülmemeye başlandı, zira finansal kurumlar kendi üzerlerindeki riski aktarabildiklerini varsayıyorlardı. Sonuçta kriz, konut fiyatlarının düşmeye başlaması, faizlerin yükselmesi ve 2000’li yıllarda sisteme içerilen yoksulların borçlarını ödeyememeye başlamalarıyla tetiklenmiş oldu. Bu andan itibaren büyük finansal kurumların batması sonucunda ve yeni finansal sistemin entegre yapısı nedeniyle önce likiditenin, ardından da kredilerin donması krizi tüm ekonomiye ve küresel ölçeğe taşıdı.
Sonuç: Aynısının Fazlası
2008 krizinin sonuçlarını kısaca şöyle sıralayabiliriz. İlki devletin kapitalist sistem içindeki yeri ve işlevinin altı çizilmiş oldu. Asıl kurtarılmaya ihtiyacı olan yoksulların parasıyla finans sistemi kurtarıldı. İkincisi, ev sahibi olma hayali ile konut kredisine girenler, sadece evlerinden olmakla kalmadı, aynı zamanda işlerinden de oldular. İşsizlik yüzde 10’lar düzeyine çıktı. Üçüncüsü, krizden çıkış için yapılan harcamalar var olan eşitsizliği daha da derinleştirdi. Nüfusun en zengin kesimleri (hatta yüzde 1’i) krizle gelen zararları kapatıp gelir artışı yaşarken, geri kalan geniş toplum kesimlerinin yaşam standartları mutlak olarak olarak geriledi ve gerilemeye devam ediyor. Dördüncüsü, kriz öncesinde “batmak için çok büyük” olarak tanımlanan finansal kurumların hepsi, kriz öncesine göre daha da büyümüş durumda. Sonuçta krizin 5. yılını geride bırakırken görünen, bu krizin 1929 ya da 1970’li yıllardakiler gibi temel politika değişimini tetiklemekten çok neoliberalizmin daha da derinleşmesine neden olacağı.
-----------------------------------------------------------------
Bu yazı daha önce 21.10.2013 tarihindeki SoL Bakış'ın "Finansallaşma" dosyasında yer aldı: http://haber.sol.org.tr/ekonomi/5-yilinda-yeni-finansal-mimari-isci-sinifinin-icerilmesi-ve-2008-krizi-haberi-81322

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder