Visegrad grubu olarak bilinen Orta Avrupa ülkelerinden sağ-popülizmin yükseldiği üç ülkedeki (Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan) ortalama ücretlerin 1995-2016 arasındaki değişimi aşağıdaki grafikte gösteriliyor.
Ekonomiyle ilgilenmeyebilirsiniz. Ancak bu sizi ekonomik krizin sonuçlarına maruz kalmaktan muaf kılmaz.
27 Şubat 2018 Salı
31 Aralık 2017 Pazar
Kriz Notları'nda 2017'nin İlk 5'i
Kriz Notları'nda 2017'nin en çok okunan yazılarını derledik. İlk 5, kriz kaygısının yoğunluğuna, Varlık Fonu konusundaki meraka ve borç çevrimindeki belirsizliklere işaret ediyor.
14 Aralık 2017 Perşembe
Örtülü Para Politikası ve Bir İletişim Faciası
14.12.2017 tarihinde TCMB’nin yaptığı Para Politikası Kurulu kararı ile Geç Likidite Penceresi faizini yarım puan artırıldı. Ancak TCMB kamuya açık olmayan toplantılarda yatırımcılara verdiği sözün altında bir artış yaptığı fikri baskın hale geldiğinden, TL’de hızlı değersizleşme yaşandı. Yani TCMB’nin bu hamlesi ile hem faiz, hem kur artışı yaşanmış oldu. Özetle yaşanan tam bir iletişim faciası.
22 Kasım 2017 Çarşamba
Çalkantı, kriz ve bir devlet bankasının hikayesi
Hikaye çatısı gerçekten acıklı: devlet mülkiyetinde olan, 80 yaşında
dolayısıyla bir finansal kuruluş için erişkin yaşta denebilecek bankanın önce
özelleştirilmeye çalışılması, sonra çoğunluk hissesi devlette ve fakat
Özelleştirme İdaresi’nde olan bir bankaya dönüşümü, 2008-09’da yeniden fark
edilen faydalarıyla yeni bir hayata kavuşması ama bu hayatın Varlık Fonu’nun
evlatlığına dönüşmekle yeni bir çalkantı evresine girmesi ve çapsız bir
dolandırıcının itirafları nedeniyle isim değişikliğine uzanması (ya da uzanma
ihtimali) ve bunun aileyi toptan yıkıma sürüklemesi. Fazla melodramatik,
senaryo olsa yüzüne bakılmaz…
15 Kasım 2017 Çarşamba
Borç finansmanı değil absürt bir iktidar savunusu
Hazine Müsteşarlığı’nın kendisine yönelik eleştirilere cevaben 1 Kasım’da “Borç ve Nakit Yönetimine İlişkin Basın Açıklaması” gerçekleştirmesinin ardından kısa süreli bir tepki bombardımanı yaşandı. Ekim sonunda yayımlanan 2018 finansman programı ile birlikte değerlendirildiğinde bu belge Hazine Müsteşarlığı’nın konumu açısından önemli göstergeler sunuyor.
2 Kasım 2017 Perşembe
“Son Dönemeç” Öncesi Gidişat: Geleceğe Kaçış Planı
Express yazılarıma bir süredir ara vermek zorunda kaldım. 2017’nin başına en son #Express149’a yazdığım yazının başlığı “Sagflasyonist Sıkışma” idi. O günden bu güne yaşanan sıkışma ertelendi ancak aşılamadı. 2019’daki “son dönemeç” öncesi tüm dikkatler ekonominin büyük bir sorun çıkarmasını önleyecek şekilde yönetilmesine yoğunlaştırılmış durumda. Bu yazıda, 2007-2008 krizinin başlangıcının 10. yılını arka fona alıp, dünya ekonomisindeki ve siyasetindeki temel değişimlerden yola çıkarak Türkiye’deki ekonomi-politik gidişatın güncel başlıkları üzerinde durdum.
23 Ekim 2017 Pazartesi
Yargı Bağımsızlığı Gerilerken Yatırımcı Nasıl Güvende Olabiliyor?
Dünya Ekonomi Forumu (WEF), 2017-2018 dönemi Küresel Rekabetçilik Endeksi geçtiğimiz hafta yayımladı. Türkiye ile ilgili çarpıcı veriler var. Bu yazıda daha önce de farklı vesilelerle üzerinde duruğum bir konuya değineceğim. Yazının özü şu: Endeks’teki bazı veriler, liberallerin ve ana muhalefet partisinin pek sevdiği, “hukuk yatırımların güvencesidir” söylemini sarsıcı nitelikte. Nasıl mı? Gelin bakalım.
“Batı’nın” Liderlik Krizi
Bu yılın Nisan ve Mayıs aylarında, bir dizi yazı ile dünya siyasetinde ve ekonomisinde son dönemde yaşanan gelişmeleri anlayabilmek için “küresel ara rejim” kavramının kullanılabileceğini önermiştim. Bu yazı ile seriyi devam ettirerek, birkaç ekleme yapacağım.
1 Ekim 2017 Pazar
AB’de Siyasi Kriz Derinleşiyor
Geçtiğimiz hafta, Almanya’nın başkenti Berlin’de, “21. Yüzyılda Eşitsizlikler ve İstikrarsızlıkların Siyasal İktisadı” başlıklı uluslararası bir konferans düzenlendi. Pek çok ülkeden gelen katılımcılarla gerçekleşen konferansta, eleştirel siyasal iktisat perspektifinden bakan çok sayıda güncel araştırmanın sonuçları sunuldu. Gündem tabi ki 2008 krizi sonrasında dünya ekonomisinde ve siyasetinde yaşanan gelişmeler idi. Bu yazıda, Dr. Thomas Sablowski’nin bahsettiğim konferansta yaptığı “Büyük Resesyondan Bu Yana Avrupa Birliği’nde Kapitalizmin Gelişimi” başlıklı sunuşu üzerinden Avrupa’daki güncel politik gelişmelerle ilgili bazı gözlemlerime yer vereceğim.
27 Eylül 2017 Çarşamba
“Alman Mucizesinin” Karanlık Yüzü
Almanya’daki seçimler, pek çok açıdan kritik bir dönüm noktası idi. Seçimlere damgasını vuran tartışmasız bir şekilde faşist sağ “Almanya için Alternatif” (AfD) partisinin hızlı yükselişi ve parlamentoda üçüncü büyük parti haline gelmesi oldu. Bu yükselişin diğer yanında Hristiyan demokratların ve sosyal demokratların, yani sözde Büyük Koalisyon’un çöküşü var. Seçim sonuçları ile görüldü ki, pek çok ana akım yorumcunun söylediğinin aksine Almanya yükselen sağ popülist dalgadan muaf değil. Bu yazıda iki noktayı açmak istiyorum. İlki şu: AfD’nin yükselişinin gerisindeki nedenlerden biri, “Alman mucizesinin” karanlık yüzü olan emek piyasalarının esnekleştirilmesi. İkincisi de şu: AfD’nin yükselen oyu, “yeni normal” hale gelen sağ popülist dalga içinde bir kırılma noktasını ifade ediyor olabilir.
23 Eylül 2017 Cumartesi
Varlık Fonu’ndaki Kriz Neyi Gösteriyor?
Geçtiğimiz hafta Türkiye Varlık Fonu (TVF) başkanı görevden alındı. Türkiye ekonomisi için bir kurtarıcı olarak lanse edilen Fon, kuruluşunun üzerinden bir yıl geçmesine rağmen henüz herhangi bir varlık gösteremedi. Bunun farklı nedenleri sıralanabilir ancak kanımca temel sorun, Türkiye’de temel ekonomi politikası tercihleri ve bu tercihleri uygulayacak kurumların hangileri olduğundaki belirsizlik.
Geçtiğimiz haftaki yazımda, “Türkiye ekonomisi, herhangi bir anlamlı ekonomi politikası tartışması yapılabilecek bir düzeyde değildir, tüm menzili 2019 seçimlerine odaklanmış bir örtülü ekonomi haline gelmiştir” derken, kast ettiğim biraz da buydu. Bu yazıda, TVF özelinde bir kere daha ortaya çıkan sorunların basitçe AKP içi gerilimlerden kaynaklanmaktan ziyade, daha yapısal kökleri olduğuna işaret edeceğim.
21 Eylül 2017 Perşembe
Örtülü Ekonomi
Türkiye’de para politikası, kriz eğilimlerinin yoğunlaşması üzerine Ocak 2017’de değişti. Merkez bankasının resmi politika faizi fiili olarak tedavülden kalktı. Fiili durum-hukuki durum gerilimi, fiili durum lehine çözüldü ve para politikası örtülü alana geçti. Maliye politikası ise, kamu garantileri konusunda epeydir şeffaflıktan uzaklaşmıştı, son olarak ekonomik krizden çıkışı sağlayan Kamu Garanti Fonu tarafından sağlanan destekler konusunda da yeterli açıklamalar yapılmadı. Sonuçta, para politikasından maliye politikasına, karşımızda örtülü bir ekonomi var. Oluşan bu örtülü ekonominin menzili 2019 seçimleri.
19 Eylül 2017 Salı
Sanayi 4.0 Distopyası
Biraz da Hollywood’un etkisiyle olsa gerek, robotik teknolojinin gelişmesi büyük ilgi topluyor. Geçenlerde, Yapay Zeka uygulamalarının kendi aralarındaki iletişim sırasında yeni bir iletişim dili geliştirmeleri üzerine “fişlerinin çekildiği” yönündeki asparagas bir haber, web sitelerinin çok okunanlar listelerinde üst sıralarda yer aldı. Çeşitli Yapay Zeka uygulamaları ya da robotik teknolojinin üretime uygulanması, genellikle Sanayi 4.0 olarak anılıyor. Sadece sanayi üretimi değil söz konusu olan, hizmet sektöründe, hatta kişiselleştirilmiş “akıllı” hizmetlerde de bu yeni teknolojik gelişmeler uygulanabiliyor.
Robotik teknolojilerin üretimde uygulanması üzerine geçenlerde yazdığımda konuyu şurada bırakmıştım: “Meselemiz, robotik teknolojinin gelişiyor olması değil. Mesele kapitalizmin üretim yapısı nedeniyle bu gelişmelerin orta vadede kriz dinamiklerini tetiklemesi ve kısa vadede de işsizliğin yapısal olarak artacak olmasıdır.” Kaldığım yerden devam edeyim: Sanayi 4.0 ile birlikte bir sonraki büyük bulanım artık daha yakın!
18 Eylül 2017 Pazartesi
Emeğin Gücü Gerilerken, Demokrasi Gelişebilir Mi?
Geçtiğimiz hafta Tarık Ziya Ekinci, Gazete Duvar’da yer alan “AK Parti'nin Yeni Türkiye'si Kapitalizm Öncesi Devlet Projesidir” başlıklı yazısı ile değişik tonlarda da olsa Türkiye’de yaygın bir şekilde kabul gören bir fikri farklı bir şekilde dile getirdi. Doç. Dr. Galip Yalman’a referansla söylersek, bu “muhalif ama hegemonik” fikir kabaca şudur: “Tükiye’de burjuvazi yok, o nedenle demokrasi yok”. Bir adım daha atarak neden burjuvazi yok diye sorduğumuzda, çünkü devlet çok güçlü, ihaleleri dağıtıyor vs. yanıtını alıyoruz. Bu yaygın liberal argüman, Türkiye’deki eleştirel sosyal bilimler camiasında defalarca konu edildi ve sayısız kere çürütüldü. Bu yazıda böylesine kapsamlı bir çabaya girişmeyeceğim. Dikkat çekeceğim soru şu: bir ülkede emeğin gücü sistematik olarak geriletilirken demokrasi gelişebilir mi?
6 Eylül 2017 Çarşamba
Sağ Popülizmin Polonya’daki Yükselişi
Polonya geçtiğimiz günlerde iki vesileyle uluslararası kamuoyunun gündemine geldi. Bunlardan ilki, Almanya’nın Hamburg kentinde gerçekleştirilen G20 zirvesi öncesinde ABD Başkanı D. Trump’ın Polonya’yı ziyaret etmeyi tercih etmesiydi. Trump’ın Varşova’da 15 bin kişiye hitaben bir konuşma yapması, Avrupa Birliği (AB) ile gerilimler yaşadığı günlerde iktidarda olan Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) hükümetine açık uluslararası destek anlamına geliyor.
6 Ağustos 2017 Pazar
Almanya-Türkiye Gerilimi ve Yatımların Geleceği
Olağanüstü Hal (OHAL) şartlarında yaşamak sermayenin ilk tercihi olmayabilir ancak bu, OHAL altında yatırımlar ve büyüme duracak anlamına gelmiyor. Zira siyasal rejimi demokrasi olmayan ülkelerde de canlı ekonomik büyüme dönemlerinin görülmesi bir istisna değil. Bu basit gerçek, zaten “hukuk ve demokrasi yoksa yatırım gelmez” şeklinde formüle edilen argümanın naifliğini gösteriyordu. Argümandaki zayıflık, kapitalizmle ile demokrasi arasındaki durumsal ilişkiyi yapısal olarak görme yanılgısından kaynaklanıyor. Bu yazıda, Almanya-Türkiye arasında son günlerde yaşanan gerilimin ekonomi alanına da yansıma ihtimalinin ortaya çıkması vesilesiyle yukarıdaki argümanı biraz daha detaylandıracağım.
Alternatifler ve Sınırları
Geçtiğimiz hafta, kapitalizmin derin bir bunalımdan geçtiğini ve bunalımın sadece iktisadi krizden ibaret olmadığını, siyaseten de yaşandığını belirtmiştim. Bunalımı tarif eden pek çok özellik var ancak siyasi liberalizm ile ekonomik liberalizmin giderek ayrışması bunlar arasında en önemlilerinden biri. Bu koşullarda, mevcut bunalımın aşılması için olası alternatiflerden olan, 1950-1973 arasındakine benzer sosyal devlet uygulamalarının tekrarlanabilir bir model olmaktan çok, kapitalizmin tarihsel gelişimi içinde özgün bir dönem olarak değerlendirilmesinin daha isabetli olacağına işaret etmiştim. Yazı ile ilgili okurlardan gelen yorumlar üzerine bazı hususları biraz daha detaylandırmam gerektiğini fark ettim.
Bu yazıda James O’Connor’ın 1970’li yılların sonlarında çok ses getiren Devletin Mali Krizi kitabından esinlenerek, neoliberalizmin alternatifleri bahsinde, ekonomik model seçiminin yapısal sınırları üzerinde duracağım. O’Connor kapitalist toplumlarda devletin kimi zaman birbiriyle çelişebilen ya da örtüşebilen iki işlevi olduğunu ileri sürer: sermaye birikiminin sürekliliğini sağlamak ve birikimin toplumsal meşruiyetini sağlamak. Aşağıda, O’Connor’ın sözünü ettiği bu iki işlevin, aynı zamanda politika yapıcıların ekonomik model seçiminin de sınırlarını oluşturduğunu ileri süreceğim.
28 Temmuz 2017 Cuma
Türkiye’de Borçlanma Limiti Neden Değiştiriliyor?
Türkiye’de ilginç bir kanun
değişikliği gerçekleşecek. Belki de bir OHAL kararname maddesi ile Türkiye’nin
borçlanma limiti değiştirilecek ya da geçiçi bir maddeyle borç limiti krizi
savuşturulacak.
21 Temmuz 2017 Cuma
Kriz ve Alternatifler: Sosyal Demokrasinin Krizi
Küresel kapitalizm derin bir bunalım içinde. Bunalım, sadece 2008 krizi sonrası bir türü güçlü ekonomik toparlanmanın gerçekleşmemesi ile tanımlanmıyor. Aynı zamanda, merkez kapitalist ülkelerde krizden çıkış için uygulanan ekonomi politikalarının bizzat krizin nedeni olan politikalar olması ekonomik bunalımın siyaseten de yansımalarını ortaya çıkarıyor. “Daha fazla neoliberalizm” olarak özetlenebilecek ekonomi politikası tepkisi, siyaseten geniş kesimlerin mevcut düzen partilerinden umutlarını kesmeleriyle sonuçlandı. Kabaran bu hoşnutsuzluğu kapsayabilecek, yeterince gelişkin bir sol alternatifin yokluğunda, sağ popülizm şimdilik yükselen bir siyasal akım olarak öne çıkıyor. Yani, ekonomik zorluklara eşlik eden demokrasinin krizi, güncel bunalımın bir diğer özelliği.
Tüm bu gelişmeler “küresel ara rejim” başlığı altında tartışılabilir. Ancak bu yazıda mevcut bulanımdan çıkış için alternatifler üzerine yapılabilecek tartışmalardaki çıkış noktasının neler olabileceği üzerinde durmaya çalışacağım. Takdir edersiniz ki mesele bir yazıyla tüketilemeyecek kadar kapsamlı. O nedenle bu yazının tartışmaya mütevazı bir giriş olarak değerlendirilmesi yerinde olur.
13 Temmuz 2017 Perşembe
Kritik Dönemeçte 180 Günlük Plan
Türkiye ekonomisinde 2016 sonlarında görülen stragflasyonist sıkışma, alınan önlemlerle bir süreliğine de olsa atlatıldı ancak biriken temel ekonomik sorunlarla ilgili atılan ciddi bir adım henüz ortada yok. Anaakım iktisatçıların “yapısal reformların gerekliliği” söylemi sürerken, Başbakan Yıldırım, “reform devrimi gerçekleştireceğiz” açıklamasıyla çıtayı biraz daha yükseltti. Ancak şimdi gündemde, Cumhurbaşkanı’nın bakanlıklardan gelecek bilgilerle hazırlanmasını istediği 180 günlük plan var. Açıklamalardan anlaşılan, bunun ardından 2018 için bir yıllık bir hazırlık daha yapılacak. Peki, planlama ufku neden 6 ay ile 1 yıla sıkışmış durumda? Bunun nedeni, 2019’da yapılacak olan, ülkenin kaderini tayin edici nitelikteki Cumhurbaşkanlığı seçimleri.
8 Temmuz 2017 Cumartesi
G20 Hamburg Zirvesi: Almanya’nın Yükselişi ve Küresel Ara Rejim
Önümüzdeki hafta sonu (7-8 Temmuz 2017) G20 zirvesi Almanya’nın Hamburg kentinde yapılacak. G20 platformu, 2008 krizi sonrasında G7’nin genişletilmesiyle oluşturuldu. Böylelikle dünya ticaretinin yüzde 80’ini, üretiminin yüzde 85’ini ve nüfusunun üçte ikisini kapsar genişlikte bir forum halin geldi. Temel işlevi 2008 sonrasında krizden çıkış adımlarının eşgüdümlü bir şekilde planlanması idi. Ancak son dönemde G20’ler, “küresel ara rejimin” semptomlarını izleyebileceğimiz platformlardan biri olarak da öne çıktı. Bu zirveye damgasını vuracak olan gelişme, gerileyen ABD hegemonyasına karşı Almanya’nın yükselişi olacak.
2 Temmuz 2017 Pazar
Borçlan(dırıl)ma, Çalışma İlişkileri ve Siyasal Davranış
Geçen haftaki yazıda, kadrajı en yoksulların borçlan(dırıl)masına odaklamıştım. Bu hafta, odağı artan borçlan(dır)manın çalışma yaşamı ve siyasal davranış üzerine olası etkilerine doğrulttum. Haftaya da, daha panaromik bir görüntü elde edebilmek için, finansal içerilmenin nasıl bir sürecin parçası olduğuna değinmeyi planlıyorum.
24 Haziran 2017 Cumartesi
En Yoksulların Borçlan(dırıl)ması
Finansallaşma öncesi dönemde kredi kartı değil kumbara modaydı. Yaşı 40’lara yaklaşanlar hatırlar, evlerde dahi küçük meblağların biriktirilebileceği kumbaralar, çocukları tasarrufa özendirmek için bulundurulurdu. Ancak finansallaşma dönemiyle birlikte kumbaraların modası geçti, şimdi devir tüketim ve kredi kartı devri. Tasarruf değil tüketim özendiriliyor ama gelir artışının arzulanan tüketim seviyesini tutturması için yeterli olmadığı durumda borçlanma bir zorunluluk haline geliyor. Yani yaşadığımız borçlanma değil borçlandırılma aslında. Aşağıda birkaç veriyle bireysel borçlanmada nereden nereye geldiğimize değineceğim. Vurgulamak istediğim, geliri asgari ücretin de altında olanların, yani en yoksulların, finansallaşmanın öncelikli hedeflerinden biri olduğu. Bunun siyasi sonuçlarını tartışmayı bir sonraki yazıya bıraktım.
16 Haziran 2017 Cuma
Liberalizmin “Büyük Yanılgısı”
Liberalizmin temel tarih okuması kabaca şöyle: kapitalizmin gelişimi, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının gelişimiyle el ele gider. Bu argüman ana akım siyaset biliminin olduğu gibi, 1945 sonrası ortaya çıkan kalkınma çalışmalarının da temelidir. Türkiye’de bu argümanın alıcısı çok. Soldan ya da sağdan pek çok önemli isim, piyasa ilişkilerinin gelişimi ile birlikte demokrasinin de gelişeceğine inanıyor.
Özellikle AKP dönemi, bu yaklaşımın Türkiye’deki siyasal analize tam anlamıyla hakim olduğu bir dönem oldu. Bu hakim yaklaşıma göre, 2002-2007 arasındaki AKP’nin ilk dönemi ekonomi ile demokrasinin el ele gelişimine verilebilecek en güzel örnekti. Ancak 2007 sonrasındaki “demokratik duraklama” nedeniyle ekonomide işler kötüye gitmeye başladı. “Kapsayıcı olmayan kurumlar” ekonomik gelişmenin önünde engel olmaya başladı. Aşağıda, bu yaygın kanıya itirazlarımı sıralamaya çalışacağım. Bu tartışmayı iki nedenle önemsiyorum. İlki, muhalif kesimler arasında bu yanılgının hakim olması, stratejik açıdan sinizmi ve apolitikliği yeniden üretiyor. İkincisi, insanları güçsüzleştirerek, olası bir ekonomik krizi bir kurtarıcı olarak görmelerine yol açıyor.
10 Haziran 2017 Cumartesi
Hafriyatçı Birikim
Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki geçtiğimiz hafta yaptığı bir açıklamada İstanbul’da 7 büyüklüğünde bir deprem olduğunda 600 bin binanın yıkılabileceğini söyledi. Ancak bu açıklama, deprem konusunda yapılmış yeni bir bilimsel çalışmanın sonuçlarının kamuoyuna duyurulması sonucunda gerçekleşmedi. Özhaseki’nin amacı, farklı sorunlar nedeniyle durma noktasına gelen büyük ölçekli kentsel dönüşüm projelerine yeni bir ivme kazandırmak için bir hazırlıkları olduğunu açıklamak idi.
Bu hazırlığın, hem ekonomi yönetiminin geleceğe kaçış planı ile hem de Cumhurbaşkanı’nın yakında açıklayacağını öğrendiğimiz 2019’a kadar uygulanacak ekonomik yol haritası ile uyumlu olduğunu anlıyoruz. Gündemde olan “hafriyatçı birikim”[1]. “Hafriyatçı birikim” tabiri yeni bir teorik çerçeve ya da bir soyut bir kavram değil, basit bir betimleyici. Betimlediği, 2019’a kadar ekonominin ana yörüngesi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)