Perşembe, Temmuz 12, 2018

Bir performans olarak 24 Haziran sonrası

Türkiye’de iki türlü siyasal performansa bakıp göz kamaştırıyoruz. Birincisine fazla takılıp, ikincisini anlamazlıktan geliyoruz.

Birinci tür performansı “biz yaptık oldu” olarak özetlemek mümkün. Popüler ifadesi “atı alan Üsküdar’ı geçti”. Siyasal iktidar öyle olmayan istatistikleri, verileri biz yaptık oldu diyerek yüzümüze vuruyor, manipülasyon yapıyor. Ya da Türkiye’nin küresel bir komplo ile yıllardır uğraştığına yönelik ifadeleri en tepelerden duyuyoruz. Egemene itaat dışında başka seçenek yok deniyor. Baskın söylem sürekli tekrarlanıyor, söylemi tanımayanlar sürekli dışarı itiliyor. Afallamaktan adım atmaya zaman kalmıyor.

İkinci tür performans ve bir türlü tartışmayı taşıyamadığımız kısım eyleyerek icra etmek, bir beklenti yaratarak o eylemi tetiklemek. Kısaca “böyle yaparsak çözülür” ifadesiyle de özetlenebilir. Teknik görünmekle birlikte esasen beklenti yaratmak ve yönetmekle ilgili olan bir performativite.(i) Örneğin başkanlık ile Türkiye’nin yönetim krizi yaşamayacağını iddia etmek. “İhtiyaç” Türkiye’nin geleneklerine atıfla savunulduğu gibi çağın gereklerine (hızlı karar alma) atıfta bulunulduğu da görülür. Başka bir örnek finansal alandan verilebilir. Yatırımcıların ve uzmanların aldıkları kararlar kendi kendilerini doğrulayan döngüler oluşturabilir. Yatırımcıların uzun bir süre için liranın değerleneceğine yönelik beklentisi ile Türk Lirası varlıklara yatırımın hızlanması arasında bir bağlantı bulunduğu gibi aslında ilk beklentinin ve buna uygun davranışın ikinci olayı, paranın değerlenmesini temin ve icra ettiği söylenebilir.

Bahsettiğim ikinci tür performans skandallara yol açan örneklere de sahiptir: Büyük finansal çöküşler öncesinde verileri olduğundan farklı göstermek, muhasebe hileleriyle hayali kazançlar sergilemek de performatif bir eylemin sonucudur. Burada yaratılan beklentiye göre hissenin ya da ülke ekonomisinin iyi performans göstermesi gelecekte daha iyisinin gerekçesini oluşturur. Bazı durumlarda yıllarca sürdürülse de nahoş gerçekler genelde kapıyı hızla çalar.

REJİM BİÇİMİ DEĞİŞTİ, SONRAKİ PERFORMANS?

Yaklaşık on yılı aşkın bir süredir devam eden rejim biçimi değişikliğinin sonuna 2017 referandumuyla geldik. Şimdi uzatmalardayız. 2007 yılında Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi yönündeki anayasa değişikliğinin oylanmasının üzerinden yaklaşık 11 yıl geçti. Uyum yasalarının tamamlanması ve Türkiye’nin yeni başkanının danışmanlarının akıllarındaki yönetim şemasının hayata geçmesiyle bu rejim değişikliği süreci 2018 yılı içinde bütünüyle tamamlanıyor.

Rejim biçimi değişikliği ifadesini sadece parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçiş amacıyla kullanmıyorum. Devlet aygıtı içindeki kurumlar arasındaki ilişkilerin ve hiyerarşinin değişimi bağlamında daha genel bir ifade olarak alıyorum. Örneğin 1980 darbesi sonrası Türkiye’de hem devlet-piyasa ve devlet-vatandaş ilişkilerindeki değişim anlamında bir devlet biçimi değişikliği gerçekleşti, hem de yürütmenin güçlenmesi süreci ve teknokratikleşme eğilimlerinin uzantısı olarak bir rejim biçimi değişikliği görüldü (Bir değini şuradan okunabilir).

24 Haziran seçimlerinin kendisinde oyların muhasebeleştirilmesine ilişkin sorunlara (kimin oyunun hangi bölgede nasıl sıçradığına ve bazı sandıklarda oyların başka partilere yazılmasına) ve iletişim hatalarına çokça odaklanılmasına karşın genel bir performans krizi (ikinci tür performans bağlamında) arifesinde olduğumuz konuşulmaz oldu.

Soru basit: Rejim biçimi değişikliği istikrar ve büyüme sağlamaya, iktidar blokunun kendisini yeniden üretmesine yeterli olacak mı? Değişiklik Türkiye’nin yönetme krizlerinden muaf bir patikaya oturtulması için tasarlandı. Bu sayede iktisadi şahlanışın önündeki engeller de kaldırılacaktı. Parlamentoda çoğunluğu kaybeden partinin başkanı icranın tepesinde yer alıp programını uygulayabilecekti. Ortada iktidarı paylaşmak ya da kaybetmek istemeyenlerin yolunu döşediği “yaptık oldu”cu müdahalelerin katkısıyla sağlanan bir performans olarak rejim biçimi değişikliği mevcut. Belirttiğim üzere sonuna geldik.

Peki, sorun olarak değerlendirilenler rejim biçimi değişikliği ile çözülecek mi, rejim biçimi değişikiliği yeterli olacak mı? Kısa cevap, hayır.

NEDEN BAŞKALARINA İHTİYAÇ VAR?

Daha ilk anda sorunlar baş gösterdi. Bunu ifade etmek için söylemlere, siyasi jest ya da mesajlara bakmıyorum, bakmayı da salık vermiyorum. Ekonomik sıkışmışlık ve “yeni” ihtiyacını vurguluyorum: Örneğin piyasa değeri erimiş Türk bankalarına yatırım, güven vermeyen Türk şirketleri hisselerine yatırım için bir hikâye gerekli. Yeni “performans” ancak değerlenme beklentisiyle gerçekleşebilir. Türk Lirası’nın daha fazla değer kaybı ancak bu şekilde engellenebilir. Türkiye’ye sermaye girişi ancak bu yeni ve yeniden inşa edilmiş performativite ile sağlanabilir.

Mümkün mü?

Bütün bilgilerin tepedekine ve danışmanlarına aktığı ve bu dar kadronun kararlarıyla adımların atıldığı şemada, piyasa âlimlerinin çok sevdiği bir iş insanının ya da Naci Ağbal gibilerinin bakan ya da yardımcı olması böyle bir hikâye yaratabilir mi?

Kısaca altını çizmek istediğim husus şu: Kazananın her şeyi kazandığı ve toplumu bir karpuz gibi bölme esasına dayalı siyaset varlığını sürdürecek, ancak siyasal ve iktisadi krizler hayatımızdan eksik olmayacak. Rejim biçimi değişikliği ikinci anlamda performans kriziyle taçlanıyorsa, yönetimdekilerin (birinci ve ikinci türden) başka performanslara ve başka günah keçilerine ihtiyacı ağırlaşarak devam edecek demektir.

ÇÖZÜLMEDİĞİNİ, ÇÖZÜLMEYECEĞİNİ GÖSTERMEK


Seçim hileleri biraz “biz yaptık oldu” gibi dile getirerek icra ise, rakam ve istatistiklere karşın “böyle yaparsak çözülür” diyerek gösterdikleri hedefler beklenti yaratarak icra anlamında başka bir performansı işaret ediyor. Birincisi muhalefetin beceriksizliği kadar devlet imkânlarıyla da sağlanıyor. İkincisinde muhalefetin beceriksizliği de devlet imkânları da yetmiyor. İktidar bloku mensuplarının kendi inandıklarına, yatırımcıları ve kendilerine karşı olan kesimleri inandırmaları gerekiyor. Ancak 240 milyar dolar finansman ihtiyacı olan, yüzde 10 işsizlik oranı bulunan (gerçek işsizlik oranı yüzde 16), yüzde 12 enflasyon oranına sahip, dolar karşısında bu yıl içinde en kötü performansı sergilemiş olan para birimlerinden birisine sahip olan bir ülkenin mucizevi bir atılımla yatırım programlarını tamamlaması ve dünyanın en büyük ekonomileri arasına girme uğraşında adımlar atması “birlik olursak çözülür”le sağlanmıyor.

Kriz burada, yanı başımızda, tahvil satışları nedeniyle gelişmekte olan ülkelerde finansman zorluğu artıyor, bu da yüksek cari açık veren ülkeleri teker teker vuruyor. Sıkı durmaya ve dayanışmaya her zamankinden çok ihtiyaç var. Yönetim kademesindekilerin “biz yaptık oldu” dediklerini engelleyemediğimiz yerde “böyle yaparsak çözülür”lerinin kofluğunu göstermekten geri durmamaya ihtiyaç var. 24 Haziran sonrasında yeni performanslar ve ağır bir çalkantı arifesindeyiz.

(i) Eleştirel finans alanındaki tartışmaya dayanıyor, psikanaliz ve eleştirel teorideki performans kavramına değinmiyorum. Yine de akrabalıklar görülebilir.(ii) https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2017/11/08/neoliberal-otoriterlik-ve-igneyle-kuyu-kazanlar/

Not: Bu yazı gazeteduvaR'da 29 Haziran 2018'de yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder