Pazartesi, Ağustos 06, 2018

İstikrar Programı Yapısal Krizi Aşabilir Mi?

Yeni siyasi rejimi inşa faaliyeti hızla sürüyor. Son olarak Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın başına eski Maliye Bakanı Naci Ağbal getirildi. Strateji ve Bütçe Başkanlığı, esasında eski Devlet Planlama Teşkilatı’nın (sonrasındaki Kalkınma Bakanlığı’nın) görevini üstleniyor. Başkanlık “kalkınma planı, Cumhurbaşkanlığı Programı, Orta Vadeli Program, Orta Vadeli Mali Plan, Cumhurbaşkanlığı yıllık programı ile sektörel plan ve programları Hazine ve Maliye Bakanlığı ile müştereken hazırlayacak ve makro dengeleri oluşturacak.” 

Ekonomi yönetiminin merkezileştirilmesi çabasının nasıl sonuçlanacağını görmek için henüz erken. Zira rejim inşası deneme yanılma yoluyla ilerliyor. Bu yolla yapılan değişimlerde sadece bakanlıkların taşınması değil, işlevlerinin de değiştirilmesi ya da işlevlerinin ayrıştırılarak yeniden organize edilmesi söz konusu. Bu mayanın tutup tutmamasında, küresel politik ekonomik konjonktür gibi çevresel faktörler de etkili olacak. Daha önceki bir yazıda değindiğim gibi, yeni siyasi rejim; 

“… bir yapısal kriz konjonktüründe, 2001 krizi sonrasındaki birikim rejiminin sürdürülmesinde tıkanıklıklar ortaya çıktığında gündeme geldi ve adım adım uygulamaya geçiyor. Yeni rejimin doğuş sancılarını damgalayan bu özellik, yeni yönetimin bir ekonomi doğrultusu tespit edebilmekten çok, kriz yönetimi ile meşgul olması zorunluluğunu beraberinde getiriyor. Yani 24 Haziran sonrasının ayırt edici özelliği, yeni bir ekonomi programının formüle edilmesi değil, böyle bir programın olmaması olacak.” 

Bu yazıda, yakında ilan edileceği söylenen istikrar programının, yeni siyasi rejimin doğuşunu damgalayan yapısal krizi aşmada etkili olup olamayacağı konusunu tartışmaya açmak istedim. Altını çizmek istediğim husus şu: Önümüzdeki dönemde olası bir istikrar programının uygulanması durumunda, bizzat güncel yapısal krizi yaratan sorunlar yeniden ortaya çıkabilir. Bu anlamda çok övülen 2001 sonrasındaki IMF programının, sorunların çözümü değil nedeni olduğunu ileri süreceğim. Haftaya ise, yavaş yavaş belirginleşen yeni devlet mimarisi için, ‘kalkınmacı devlet’ tartışmasını akılda tutarak bazı ön değerlendirmeler yapacağım. 

İlk Aşama: Yüksek Faiz Ucuz Döviz 

2001 krizi sonrasında Türkiye ekonomisi, enflasyon karşıtı bir istikrar programı ile şekillendi. İstikrar programı, sadece iktisadi değil, siyasi ve kurumsal değişimleri de kapsayan yapısal reformlardan oluşuyordu. 2001-2008 arasını kapsayan IMF programı ve yaygın bir şekilde övgü ile söz edilen bu reform süreci sonunda karşımıza sürdürülebilir bir ekonomik büyüme patikası değil, birikim modelinin tıkanmasıyla sonuçlanan bir kısırdöngü çıktı. Tıkanıklığın nedeni, ‘kötü yönetim’den çok, bizzat modelin kendisi idi. Modelin mekanizması özetle şöyle işledi: 

Enflasyonu kontrol altına alma adına yüksek tutulan faizler, sermaye girişlerini canlandırdığı için TL değerlendi. Değerli TL, bir yandan enflasyonun düşmesine katkıda bulundu ve daha düşük enflasyon sayesinde daha düşük faizlerle parasal disiplin sağlanabildi. Diğer yandan da değerli TL ithalatı kolaylaştırdığı için üretim maliyetleri aşağı çekilebildi. Böylelikle yüksek, ancak enflasyondaki gerilemeye paralel olarak gerileyen reel faizler ve süren yabancı para girişi sayesinde kredi genişlemesi ile canlı bir ekonomik büyüme dönemi yaşandı. 

Enflasyon karşıtı programın temeli olan bu modelin işleyişi küresel konjonktürle de ilgilidir. Örneğin küresel ekonomik konjonktürün ‘yükselen piyasa ekonomileri’ için pozitif seyrettiği dönemlerde enflasyon karşıtı programın işleyişi daha kolaydır. Tersi durumda ise, enflasyonu düşürmek daha zordur. 2001-2007 arasında küresel konjonktür yükselen piyasalar için olumlu seyretmiştir. 

İkinci Aşama: Düşük Faiz Ucuz Döviz Parantezi 

2007-8’de küresel finansal kriz patlak verdiğinde, ABD’nin ve diğer merkez ülke merkez bankalarının buna tepkisi miktarsal genişlemeye giderek para bolluğu yaratmak oldu. Bu ortamda, 2010-2013 arasındaki üç yıl boyunca TCMB, politika faizini (bir haftalık repo) sistematik olarak, 7’den 4.5’e kadar düşürdü. Bu, düşük faizler nedeniyle ekonomik büyümenin çok hızlı olduğu ve inşaat sektörünün patladığı bir dönemdi. 

Faizlerin düşürülmesi çabası, dönüp dolaşıp kurun yükselmesine neden olacaktır. Türkiye’nin üretim yapısının ithalata bağımlı olması, bunun temel nedenidir. 2008-9 krizi sonrasında yaşanan parasal bollaşma sayesinde faizlerin düşürülmesi gündem gelmiş ve 2013’e gelindiğinde 2000’lerin en düşük TL faizine ulaşılmıştır. Ancak bu nokta, döviz faiz kıskacının aşıldığı anlamına gelmiyordu. Yaşanan, bir çevrimin sonuna gelinmiş olması idi. 

Siyaseten 2010-2013 arası dönem, bugünkü yeni rejimin kuruluşundaki önemli köşe taşlarının döşendiği bir dönem idi. Bu dönemin istisnai derecede olumlu bir ekonomik konjonktür eşliğinde gerçekleştiğinin altını çizmek gerekir. 

Üçüncü Aşama: Yüksek Faiz, Pahalı Döviz 

Döviz-faiz kıskacının üçüncü aşaması hem kurun hem de faizin arttığı dönemdir. İlk aşamada faiz ile döviz ters yönde, ikincisinde ikisi de aşağı yönde hareket etmiştir. 2013 sonrasında ise, eğilim olarak bakıldığında hem kur hem faiz artmaktadır. TCMB Ağırlıklı Ortalama Fonlama Maliyeti yönünden politika faizine baktığımızda, 2014-2016 arasında ekonomi yönetiminin 2010-2013 arasındaki ‘düşük faiz, ucuz döviz’ parantezini sürdürmeye çalıştığını ancak bunun sert faiz artışı ile sonuçlandığını görmekteyiz. 2016 sonrasındaki yeni deneme de bezer bir sonuçla, yani Mayıs 2018’deki sert faiz artışı ile noktalandı. 

Bu dönem, hem TL ile borçlanan küçük ölçekli sermaye kesimlerini, hem de döviz ile borçlanma olanağına sahip ancak gelirleri hala TL olan sermaye kesimlerini olumsuz etkilemektedir. Hem geliri hem borçlanması dövizle olan ihracatçı kesimler, bu süreçten en az etkilenecek gruptur. 

Modelin Tıkanıklıkları 

Bu modelin pek çok çelişkisine ya da yarattığı tıkanıklıklara işaret edilebilir. Bunlardan biri, yerli paranın değerlenmesinin, küresel konjonktürdeki olumlu seyirle birleşmesi sonucunda, firmalar açısından ters teşvik mekanizması yaratmasıdır. Bir başka ifadeyle TL faizlerinin yüksek olması, para girişine, TL’nin değerlenmesine ve sonuçta, dövizle borçlanmanın daha avantajlı hale gelmesine neden olmaktadır. Bunun sonucunda ise, ortaya reel sektörün yüksek döviz borcu, yani daha fazla dolarizasyon çıkmaktadır. 

Dolarizasyon ya da para ikamesi, ulusal para dışında bir paranın -ki genellikle bu para dünyadaki rezerv para statüsünde olanlardan biridir- ulusal ekonomide kullanılmasıdır. Dolarizasyonun yüksek olduğu bir ekonomide yüksek faizin döviz fiyatını düşürebilmesi, uluslararası borçlanma maliyetlerinin arttığı bir küresel ekonomik konjonktürde giderek daha da zorlaşmaktadır. Günümüzde dövizi baskılamak için gerekli olan faiz giderek daha da yükselmektedir. 

Bu modelde yüksek faizler, yurt dışından borçlanabilme olanağı olan firmalar için, TL değerli kaldığı sürece dövizle borçlanmayı daha karlı hale getiriyor. Ulusal para ile iş yapan firmalar ise yüksek borçlanma maliyeti nedeniyle, süreçten diğerleri kadar faydalanamıyor. 

Faizlerin düşürülmesi, TL’nin değersizleşmesini, bu ise dövizle borçlanmış firmalar için, özellikle de bunların arasında gelirleri TL olanlar için büyük bir risk oluşturdu. Faizler yeniden artarsa, TL yeniden değerli olursa, ithalat yeniden kolaylaşırsa, dövizle borçlanmak yeniden daha karlı olursa başladığımız yere geri döneceğiz. 

Kısacası, bugün istikrar programı ya da IMF’siz IMF programı diye tartışılan önlemlere bakıldığında, bunların 2001 krizi sonrası oluşan kısırdöngüye dönüş anlamına geldiğini görmemiz gerekiyor. Üretimin ithalata bağımlılığı ve yüksek dolarizasyon seviyesinin bir sonucu olarak yoğunlaşan yapısal kriz, kur şokları nedeniyle dövizin pahalı kalmasının, yüksek faize rağmen enflasyonun kontrol altına alınmasını engellemesiyle derinleşebilir. Bu bağlamda merkez bankası ve faiz kararı üzerine yapılan tartışmaların önemi bir kere daha açığa çıkıyor. Merkez bankası bağımsızlı ya da bankanın faiz kararı, teknik olduğu kadar siyasidir. Toplumsal güç ilişkilerini, sınıflar-arası ve sınıf-içi güç mücadeleleri yansıtır. 

*** 

Önümüzdeki hafta, 24 Haziran sonrasındaki siyasi rejim değişikliğini, birikim modelindeki tıkanmaya yanıt olarak ve yukarıda işaret ettiğim kısırdöngüyü kırmaya yönelik bir kalkınmacı devletin oluşumu olarak görebilir miyiz sorusu ile tartışmayı sürdüreceğim. 

                                                        ***

Bu yazı, 31.07.2018 tarihinde Gazete Duvar’da yer aldı. Erişim: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/31/istikrar-programi-yapisal-krizi-asabilir-mi/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder