23 Eylül 2015 Çarşamba

Çin İçin Kriz Yeni Başlıyor

Çin'de önceki gün açıklanan PMI verileri (satın alma yöneticileri endeksi), ekonomik büyümenin tempo kaybetmeye devam ettiğini gösteriyor. 

PMI verileri sadece 2015'teki yavaşlamayı göstermiyor, bu yavaşlama aynı zamanda 2009 krizinden beri en düşük seviyeye ulaşıldığına işaret ediyor. Açıklanan bu veri üzerine ekonomik yavaşlamanın gerçekleşeceği beklentisinin kuvvetlenmesiyle birlikte Çin'de yüzde 3'e yakın borsa düşüşleri gerçekleşti. Bu düşüşü, Haziran ve Temmuz aylarındaki düşüşlerle ve Ağustos'taki devalüasyonla beraber değerlendirdiğimizde Çin'de işlerin iyi gitmediği açık.


Kaynak: http://goo.gl/srYNc9

Küresel ekonomik krizin 2008'den itibaren seyrini düşündüğümüzde, krizin derinleşme aşamasına geçtiğini görüyoruz. Bu anlamda Çin için 2008 krizi yeni başlıyor diyebiliriz. Ancak Çin’in dünya ekonomisi ile yüksek entegrasyon düzeyi, Çin’deki sorunların hızla diğer ülkelere sirayet edebileceğini gösteriyor. Gerçekten de Çin’deki tempo kaybı, bir yandan dünya ticaretinin daralmasına, diğer yandan da emtia fiyatlarının düşmesine neden oldu. Ayrıca, tempo kaybının önüne geçmek için yapılan devalüasyonlar, ABD ve Avrupa’ya deflasyon dalgaları yollamaya devam edecek. Kısacası, yakın gelecekte küresel düzeyde ekonomik kriz riskinin ortadan kalkacağına dair herhangi bir kanıtımız yok.

Süreci takip edebilmeyi kolaylaştıracağı düşüncesiyle, 30.08.2015 tarihinde Birgün Gazetesi'nde yer alan röportajı aşağıya ekliyorum.

Gelişmeleri izlemeye devam edeceğiz. 

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Türkiye ekonomisinin yüksek büyüme yaşadığı günlerden oldukça uzakta olduğunu belirten ekonomist Ümit Akçay’a göre Fed’in faiz artışı sonucunda teknik olarak krize girme ihtimali oldukça yüksek. Türkiye’nin ekonomideki yapısal sorunlarına bir de siyasi belirsizlikler, ABD’nin faiz artırım beklentisi ve Çin’deyaşanan sarsıntı eklenince ekonomideki alarm seslerini iyice duymaya başladık. ‘Dünya ekonomisi nereye gidiyor’, ‘dolar ne olur, ‘ekonomik kriz çıkar mı’ gibi sorular halkın gündeminde uzun zamandır hiç bu kadar yer tutmamıştı. Biz de bu sorulara yanıt aramak için New York Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Türkiye Araştırmaları Enstitüsü’nden ekonomist Dr. Ümit Akçay ile konuştuk.

Bir süredir Çin'de yaşananlar, yeni bir küresel krizin habercisi mi yoksa 2008 krizi ile bağlantıları var mı?

Geçtiğimiz haftalarda Çin merkezli yayılan yeni dalgasını 2008’de başlayan küresel ekonomik kriz konjonktürünün içinde değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Geçtiğimiz yıl Ali Rıza Güngen ile yazdığımız “Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş: Küresel Kapitalizmin Geleceği” adlı kitapta 2008 sonrası süreci kabaca üç dalga halinde incelemiştik. Bunlardan ilki ABD merkezli gelişen ve konut piyasasındaki sorunların tetiklemesiyle patlak veren, ardından hızla finansal mimarinin çöküşüne neden olan ve genel bir ekonomik krize dönüşen aşamaydı. İkincisi, krizin Avrupa’ya sirayet etmesiyle başladı. Avrupa’da kriz, AB’nin kurumsal ve sınıfsal yapısına göre şekil aldı ve bu yapı sayesinde Alman sermaye çevreleri krizi Güney Avrupa ülkelerini “ıslah etmek” için kullanıldı. Bu süreç halen sürüyor. 

Kitapta küresel krizde son aşamanın “gelişmekte olan ülkeler” kategorisindeki ülkeleri vuracağını öngörmüştük. Geçtiğimiz yıldan itibaren bu sürecin içindeyiz. Bu sürecin en önemli özelliği, küresel ekonomik krizin dünya ölçeğine yayılma sürecini tamamlayarak derinleşme aşamasına geçmesiydi. Derinleşme ile de başta Çin olmak üzere, dünya genelindeki önemli üretim üslerinde ekonomik büyümenin tempo kaybetmesini ve genel olarak durgunluğun yaygınlaşmasını kast ediyoruz. Şimdi bu sürecin içindeyiz.

Çin borsadaki sert düşüşler tüm dünya piyasalarını sarstı. Neden piyasalar Çin'den bu kadar etkilendi?

İki neden var. İlki, Çin’in dünya ekonomisinin önemli bir üretim üssü olması ve buradaki büyüme temposunun yavaşlamasının emtiya fiyatlarından tutun, dünya ticaretine kadar pek çok alanda etkilerinin olmasıdır. Bunun nedeni Çin’in dünya ticaretindeki payının çok büyük olmasıdır. Örneğin, dünyadaki petrolün yüzde 14’ünü, soya fasülyesiin yüzde 57’sini, bakır cevherinin yüzde 31’ini ve demir cevherinin yüzde 57’sini Çin tek başına ithal ediyor. Böyle bir üretim üssündeki yavaşlamanın sadece kendisini etkilemesi söz konusu değil. Büyümenin yavaşlamasından bahsederken de hatırlatalım, büyümenin yüzde 7’nin altına düşme riskinden bahsediyoruz. Bu pek çok ülke için çok yüksek bir oran ancak Çin için böyle bir durum en son 1990’da görülmüştü. Buna ek olarak Çin yönetimi, yüzde 8’in altındaki herhangi bir büyümeyi rejim için tehdit olarak algılıyor.

İkinci neden de, Çin’in küresel finansal mimarinin önemli bir parçası olması. Bunun anlamı, küresel düzeyde finansal bütünleşme düzeyinin artmış olmasıdır. Bu entegrasyon düzeyi, işlerin iyi gittiği zamanlarda sermaye hareketlerinin rahatça sürmesini sağlıyor. Ancak işler kötüleştiğinde, sistemin herhangi bir yerinde ortaya çıkan bir sorunu, çıktığı yere hapsetmek giderek zorlaşıyor. Bu finansal mimaride Çin’in ABD ile ilişkisi öne çıkıyor. Bunun nedeni Çin’in muazzam dış fazlasını yeniden götürüp ABD hazine kağıtlarına yatırıyor olması. Bu açıdan Çin’deki herhangi bir ekonomik sarsıntı, 1990’lı yıllar boyunca AB merkezli olarak oluşan yeni finansal mimaride önemli sarsıntılar yarratabilme potansiyeli taşıyor.

ABD Merkez Bankası Fed'in Eylül ayında faiz artırmasını beklerken Çin, para birimi yuanı devalüe etti. Ne anlama geliyor? ABD'de nasıl yankılandı? Fed'in faiz artırım kararını etkiler mi?

Çin’deki devalüasyon, bir bakıma önceki soruyu yanıtlarken kısaca özetlediğim küresel krizin derinleşmesine verilen bir yanıt niteliğinde gerçekleşti. Ekonomik büyümesi büyük ölçüde ihracat çekişli olan Çin ekonomisinde bu kanalın hasar görmesi, devalüasyon yaparak ihraç mallarını ucuzlatma ve böylelikle büyümeye destek olma sürecini gündeme getirdi. Bu hamlenin ABD açısından iki anlamı vardı. 

İlki, ucuzlayan Çin malları, bunların önemli bir tüketicisi olan ABD için enflasyon artışını frenleyebilecek bir etken olarak devreye girdi. Ki olası faiz artışının temel gerekçesi, enflasyonun gelecekte artacağı beklentisi idi. İkincisi de, olası bir faiz artışı sonucunda doların diğer paralar karşısında değer kazanması ile ABD’nin Çin’e karşı olan dış ticaret açığının daha da artacak olması. Bu nedenlere bir de içinden geçmekte olduğumuz küresel krizin derinleşmesi konjonktürünü de eklediğimizde, yakın gelecekte ABD’de bir faiz artırımı yapılması olasılığının giderek azaldığını düşünüyorum.

ABD'nin faiz artışına gitme sürecinde en kırılgan ülkelerin başında Türkiye geliyor. Türk Lirası bu süreçte Brezilya Reali'nin ardından en fazla değer yitiren ikinci para birimi oldu. Türkiye ekonomisindeki şokları sadece siyasi-jeopolitik belirsizlik ile dış etkenlere mi bağlamak gerek?

Bu faktörler önemli. Ancak daha önemlisi ekonomik yapının bu faktörlerdeki değişikliklere aşırı duyarlı şekilde kurulmuş olması. Bunun anlamı, 2000’lerin ilk yarısındaki büyüme hikayesinin büyük oranda ABD merkezli kredi genişlemesi ile beslenmiş olmasıdır. Tersi durumda da, yani küresel fon akışlarının yön değiştirmesi durumunda da ekonomik büyümenin yavaşlaması gündeme gelir. Dolayısıyla, küresel piyasalara entegrasyonu yüksek olan bir ülke olan Türkiye için dış gelişmelerden etkilenmemek söz konusu değil. 

Siyasi ve jeopolitik risk ise belirsizlikten kaynaklanıyor. Yoksa yabancı sermayenin ülkenin gidişatının demokrasiden saptığını düşünüp, bu nedenle yatırımları durdurması gibi bir durum yok. Zira sermaye ülkelerin rejimlerine değil, karına bakar. Ancak karlılık koşullarında belirsizlik olduğunda farklı alternatiflere yönelmesi doğal. Şu anda Türkiye’deki siyasi kilitlenme ve yeniden alevlenen savaş koşulları bu belirsizliği artıran önemli unsurlar.

TCMB'nin sürece dönük attığı adımları nasıl değerlendiriyorsunuz? Doğru adımlar atıyor mu? 

TCMB’nin yapabileklerinin sınırlı olduğu ve gereğinden fazla önem atfedildiğini düşünüyorum. Bunun bir nedeni, merkez bankası bağımsızlığının siyasetçiler için oldukça işlevsel olması. Örneğin işler yolunda gittiğinde, bağımsız merkez bankası tarafından yürütülen para politikasının olumlu sonuçları hükümete yazar. Ancak işler kötü gittiğinde, merkez bankasının bağımsız olduğu hatırlanır ve siyaset kurumu sorumluluğu üzerinden atmak için bankayı işaret eder. Bunun yanında 30 milyar doların altına inmiş olan bir net rezerv seviyesiyle, küresel bir dalga sonucunda artan kura müdahale etmenin sonuç alabilecek bir seçenek olmadığını düşünüyorum. Banka’nın elindeki diğer seçenek olan faiz artışının da farklı sonuçları var. Faizler arttığında, borçlanma maliyetleri de artacağından bunun ekonomik büyümeye olumsuz etki yapmasından çekiniyor. Dolayısıyla para politikasında bir kilitlenme durumuna geliyoruz. Zaten bu tip dönemlerde maliye politikasının devreye girmesi daha etkin sonuçlar verebilir.

Son olarak TCMB’nin geçtiğimiz hafta açıkladığı para politikasının “normalleştirilmesi” yol haritasının oldukça talihsiz olduğunu düşünüyorum. Teknik açıdan faiz korioru sistemi yerine koridorun politika faizi etrafında simetrikleştirilerek daraltılmasının “sadeleştirme” açısından faydaları olabilir. Ancak dünya ekonomisi yangın yeriyken ortodoks para politikalarına dönüş ne gerçekçi ne de mümkün diye düşünüyorum.

Türkiye'ye şu anda 'ekonomik krizde' demek doğru mu? Fed'in olası faiz artışına gitmesi Türkiye ekonomisini nasıl etkileyecek?

Bu kriz tanımını nasıl yaptığınıza göre değişir. Genel geçer resesyon tanımı, iki dönem üstüste ekonomik daralmanın yaşanmasını anlatır. Bu çerçeveden bakarsak henüz bu noktada olmadığımızı söyleyebiliriz. Ancak her ne kadar kısa vadede gerçekleşme ihtimali oldukça düşse de, Fed’in faiz artışı sonucunda teknik olarak da krize girme ihtimalimiz yükselecektir.

Eğer gerçekleşirse, faiz artışı sadece Türkiye’de değil, benzer ülkelerde de önemli kırılmalara neden olabilir. Bunu açmak için 2000’lerde yaşadığımız süreci yeniden hatırlamalıyız. 2000’ler boyunca ABD kökenli yaşanan kredi genişlemesi sayesinde, aralarında Türkiye’nin de olduğu bir dizi ülke, oldukça sert bir neoliberal program uygulamalarına karşın bu programın yaratması muhtemel olan hoşnutsuzlukları, kredi genişlemesi sayesinde törpüleyebildi. Bu anlamıyla finansın gündelik hayata sızması, reel gelirlerinin artmadığı bir ortamda insanların yaşam masraflarını karşılayabilmek için giderek daha fazla borçlanmaları ile sağlandı. Bunu mümkün kılan ise ABD merkezli kredi genişlemesiydi. Bu sürecin tersne dönmesi, 2000’ler boyunca oldukça yükselmiş hanehalkı borçluluğunun sürdürülmesinde ciddi sorunların çıkmasına neden olabilir. Dolayısıyla, kredi genişlemesi döneminin sonlanması, neoliberal programın yarattığı toplumsal sorunları daha görünür kılacaktır. Bunun hükümetler açsından anlamı, iktidarların farklı toplumsal kesimlerle geniş koalisyonlar kurma kapasitesinin giderek daralması olacaktır. Nitekim, Türkiye’de 2012 itibariyle yaşanan bu ekonomik sürecin siyasi yansımalarını 2013’ten itibaren gözlemliyoruz. Sonuçta olası bir  faiz artışı, bizim gibi ülkelerde önceden hesaplanmayan sonuçların doğmasına vesile olabilir.

Ancak bu orta vadeli değişimlerin yanında, doğrudan etkisi TL’nin değersizleşmesi ve borçlanma maliyetlerinin artması olacaktır. Bu durumda ekonomi, bir yandan enflasyon artışı basıncına maruz kalacak, diğer yandan da bunu önlemek ve Fed ile eşgüdümlü bir şekilde hareket etmek için yapılacak olan faiz artışı ekonomik büyümenin daha da yavaşlamasına neden olacaktır. Dolayısıyla durgunluk içinde enflasyon anlamına gelen stagflasyon durumu yaşanabilir. Türkiye açısından kamu bütçesi, bu eğilime karşı bir eğilim olarak kullanılabilir ancak bunun da uzun vadeli bir çözüm olmayacağı aşikar. Kısacası, Fed faizleri artırsa da artırmasa da, kısa vadede mevcut ekonomik yapı ve bu yapı nedeniyle ekonominin sermaye akımlarından etkilenme seviyesi değişmediği sürece Türkiye ekonomisinin yüksek büyüme temposunu yakalaması mümkün görünmüyor. Faiz artışının ertelenmesi olumlu bir etki yapmayacaktır ancak artış yapılması mevcut durumu daha da kötüleştirebilir.