Cuma, Şubat 01, 2013

2013’e Girerken Dünya Ekonomisi: Daha Çok Neoliberalizm!


2013 yılına girerken, dünya ekonomisinin temel gündemini kriz ve krizden çıkış için uygulanan politikalar oluşturuyor. Sürece genel hatlarıyla baktığımızda, dünya genelindeki üç önemli birikim merkezi olan Doğu Asya, AB ve ABD’nin 2008 krizinin etkilerini atlatamadıklarını söyleyebiliriz.

Doğu Asya
Dünya genelindeki birikim havuzlarından ilki olan Doğu Asya’ya baktığımızda, Japonya ve Çin’de önemli gelişmelerin yaşandığını görmekteyiz. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin’nin ihracata göre konumlandırdığı ve yüksek büyüme temposuna dayanan ekonomik yapısı, kriz nedeniyle düşen dış talep nedeniyle 2012 yılında büyüme oranının yavaşlaması riski ile karşı karşıya kaldı. Buna karşılık Çin Komünist Partisi ise yüzde 8’in altında yaşanacak bir büyümenin rejim için tehdit oluşturacağını açıkladı ve büyük bir genişleme programı ile ekonomiye müdahale etti. Ancak Çin’in karşılaştığı temel dilemma şu: Bir yandan Çin ekonomisi büyük ölçüde dünyadaki diğer birikim merkezlerine bağımlı ve bu yapı dünya ekonomisindeki dalgalanmalardan doğrudan etkilenmesine neden oluyor. Ancak diğer yandan ekonominin krizlerden etkilenmeyecek bir şekilde yeniden yapılandırılması halinde, yani nüfus  avantajını kullanarak iç talebe dönülmesi durumunda, sürecin siyasi olarak yönetilebilmesi konusunda ciddi sorunlar yaşanabileceği ihtimali var. Dolayısıyla Çin’in 2013 yılından beklentisi, rejimin temeli olan yüksek büyüme oranlarının yeniden yakalanması için dünya ekonomisinin bir an önce toparlanması.


http://monthlyreview.org/wp-content/uploads/2012/05/2012-05rom-chart1.jpg
Source:
The Endless Crisis
ABD ve Çin’den sonra dünyanın en büyük üçüncü ekonomisine sahip olan Japonya’da geçtiğimiz ay yapılan seçimlerin ardından iktidara gelen Shinzo Abe hükümeti, krizden çıkış için yeni bir ekonomik program uygulayacağını açıkladı. Japon ekonomisi 1990’lı yıllardan itibaren derin bir resesyona girmişti. Ancak yeni olan, güncel krizin etkisiyle ihracatının daralması sonucunda, 1985’ten itibaren ilk kez dış açık veren bir noktaya gelindi. Bu noktada yeni iktidara gelen Abe hükümetinin ilan ettiği büyüme stratejisinin temeli, parasal genişlemeye dayanıyor. Uzunca bir süredir güçlü yerli para ve deflasyon gibi temel problemlerden muzdarip olan Japonya’da, yeni programın bir parçası olarak merkez bankası, sınırsız parasal genişlemeye gideceğini duyurdu. Bununla hedeflenen, deflasyondan çıkmak ve bir miktar enflasyon yaratılarak ekonominin canlanmasını sağlamak. Bu yolla, yerli paranın değersizleşmesi, ihracatın kolaylaştırılması, ekonomik büyüme ve dış açığın kapatılması hedefleniyor.

Avrupa Birliği
http://t1.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcRTM27vw7TqSdHh4uUGN3_M1UmAfhdqbVR3kAAAWY6AqFjYdWeh&t=12012’de krizin etkilerinin en sert olarak görüldüğü coğrafya, hiç şüphesiz ki Avrupa oldu. 2013’te ekonominin genel seyrini takip edebilmek için, kısaca krizin Avrupa’daki etkilerine ve açığa çıkış biçimine değinmek gerekiyor. Krizi tetikleyen mekanizmayı basitleştirerek açıklamak adına Almanya ve Yunanistan’ı konu alan bir örnek üzerinden gidebiliriz. Buna göre, Almanya, Yunanistan’a ihracat yaptığında, Yunan bankalarından Alman bankalarına ihracatın karşılığı olarak para transferi gerçekleşir. Eğer Yunan bankalarında bir ödeme sorunu olduğunda, Yunan devletinin devreye girip, bankaların sorumluluğunu üstlenmesi ve Alman bankalarına olan borcu ödemesi beklenir. Ancak bu yapı sistematik olarak devam ettiğinde, ki bu Avrupa içersindeki yapısal dengesizliklere işaret eder, Yunanistan devleti kamu borcunu çeviremez hale gelir. Dolayısıyla, devlet dış ticaret açığını kapamak için giderek daha fazla oranda borçlanmak durumunda kalır. Yani, bankalar battığında devletler devreye giriyor, günümüzdeki krize kadar işleyen mekanizma böyleydi. Ancak krizin Avrupa’daki seyrinde öncekilerden farklı olarak, bankaların zararlarını üstlenen devletlerin de batması gündeme geldi. Dolayısıyla, krizin nedeni olarak gösterilen kamu borcunun, esasında özel borcun kılık değiştirmiş hali olduğuna, yani özel borcun devlet tarafından üstlenilmesi sonucu ortaya çıktığına, işaret etmek gerekiyor.

http://www.setyoufreenews.com/wp-content/uploads/2012/08/Europe-economic-crisis.jpg
Bu sonucu yaratan gelişmelere bakıldığında ise iki temel nedenin öne çıktığını görüyoruz. Bunlardan ilki, parasal birlik nedeniyle, birlik üyesi ülkelerin dış ticaret açıklarını azaltmayı hedefleyen kur ayarlama imkanlarının ellerinden alınmasıydı. Dolayısıyla, para politikasının AB genelinde merkezi olarak yönetilmesi nedeniyle birlik üyesi olan ülkelerin bağımsız para politikası izleme olanakları ortadan kalktı. İkincisi ise, Avrupa içi dengesizliklerden kaynaklanan ya da kapitalizmin Avrupa içindeki eşitsiz ve bileşik gelişmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkan ülkeler arası rekabetçilik farkı idi. Rekabetçilik farkını yaratan ise, özellikle Almanya burjuvazisinin 1990’lı yıllardan itibaren uyguladığı stratejinin bir sonucu olarak, Almanya’daki emek süreçlerinin ve emek piyasalarının emek aleyhine dönüşümünün sağlanması yatmakta. Bir başka ifadeyle, Almanya’da emek piyasasının part-time çalışma biçimine doğru kayması ve buna paralel olarak ücretlerin neredeyse dondurulması, Alman sermayesi açısından ihracat mallarını daha ucuza üretme olanağı sağladığından, uluslararası rekabette diğer ülkeler karşısında öne geçmesini sağladı.
Dolayısıyla, Avrupa’daki bu yapısal dengesizlikler ortadan kalkmadan, AB merkez bankasının sağlayacağı parasal destekleme mekanizmaları yoluyla varılacak herhangi bir çözümün olmadığı görülüyor. Zira 2012’nin son çeyrek rakamlarına bakıldığında, işsizlik oranlarının rekor düzeyde artarak Yunanistan ve İspanya’da yüzde 26’nın üzerine çıktığı ve Güney Avrupa ülkelerinin girdiği resesyonun derinleşerek sürdüğü görülüyor.

ABD
2008 yılında krizin açığa çıktığı ülke olan ABD’ye baktığımızda ise, başkanlık seçimlerinin yaşandığı 2012’nin aynı zamanda resesyondan da çıkış yılı olduğunu görüyoruz. Ancak ABD için her şeyin yoluna girdiğini söylemek için hala çok erken. Buna göre 2012’de büyüme yüzde 2’yi aşacağı ancak işsizlik oranlarının hala kriz öncesi seviyeye göre çok yüksek olarak kalacağı bekleniyor. Ancak karşılaştırmalı olarak baktığımızda, Avrupa’ya ve Uzak Asya’ya oranla, kapitalizmin küresel anlamda liderliğini üstlenen ABD’nin, hegemonik devlet olmanın verdiği avantajları krizden çıkış için de ustaca kullandığını söyleyebiliriz. Bu avantajlardan en önemlisi, doların hala dünyanın geneli tarafından kullanılan rezerv para olma özelliğini koruması. 1970’li yıllardaki krizle birlikte ortadan kalkan Bretton Woods sisteminden sonra doların rezerv para olma özelliğini yitireceği yönünde görüşler ortaya atılsa da, böyle bir değişime neden olacak bir gelişmenin, yani dünya sistemindeki hegemonik devletin değişmesi yönündeki bir eğilimin ciddi bir alternatif olarak ortaya çıkmasının henüz gerçekleşmediğini söyleyebiliriz.
2008 yılında ABD, ödeme gücü olmayan toplumsal kesimlere verilen kredilerin batması ile tetiklenen konut piyasasındaki krizin finansal alanın geneline yayılmasını engelleyemese de, etkin devlet müdahaleleri sayesinde sistemin tümden çökmesinin önüne geçebildi. Bunu mümkün kılan ise, trilyonlarca doların batık bankaları satın almak ve finansal sistemi onarmak adına piyasaya sürülmesi ile bir yandan paranın değerinin düşürülmesi, diğer yandan da büyük ölçekli işten çıkarmalar ve ücret kısıtlamaları ile kar oranlarının yeniden yükseltilmesi stratejisinin işlemesi oldu. 

ABD’de 2013’ün ilk aylarındaki gündem ise “borç tavanı” tartışması. Buna göre kriz süresince yapılan parasal genişlemenin sonucu olarak ABD Hazinesi, kanunda belirtilen borçlanma sınırına gelmiş bulunuyor. Ekonomik genişlemenin bir süredir parasal genişlemeye ve bütçe açığına dayandığı ABD’de Hazine’nin daha fazla borçlanamayacak olması, tam bir felaketle, yani Hazine’nin borçlarını ödeyemeyerek iflası ile sonuçlanabilir. Ancak bu tabii ki çok düşük bir olasılık. Bu konunun gündeme gelmesindeki esas neden ise, Kongre’de çoğunluğa sahip olan Cumhuriyetçilerin, borç tavanını yükseltecek bir düzenlemeyi ancak sağlık reformu harcamalarının durdurulması şartıyla onaylayacaklarını ilan ederek, Başkan Obama’yı sıkıştırmaya çalışmaları. Ancak bu tartışma da, 2012’nin son günlerinde yaşanan “mali uçurum” tartışması gibi kof bir içeriğe sahip. Zira ABD Hazinesi’nin, herhangi bir şekilde, bir yasal düzenleme nedeniyle iflas etmesi, neresinden bakılırsa bakılsın ihtimaller arasında görünmüyor.

Daha Çok Neoliberalizm!
http://muftah.org/wp-content/uploads/2012/10/financial-crisis-cartoon-27102008.jpg
Günümüzde kapitalist üretim sisteminin 1929 krizinden sonra yaşanan en ağır krizin içinden geçmekte olduğu söylenebilir. Ancak doğrusal bir mantıkla, 29 krizi sonrasında yaşanan gelişmelerin, yani geniş toplum kesimlerinin de bir şekilde içinde var olabildikleri bir refah devleti modelinin, krizden çıkış için bir çözüm olarak kendiliğinden tekrarlanacağını düşünmek, bizi büyük bir yanılgıya sürükleyebilir. Zira kriz süreçleri, sistemin bütünsel olarak yeniden üretimi açısından bir tehlikenin belirmesine neden olma ihtimali taşısa da, karşıt bir özne tarafından ciddi bir alternatif geliştirilmeden geniş kapsamlı bir dönüşümün yaşanmasını beklemek pek de gerçekçi görünmüyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönem için kısa vadede, krizin getirdiği maliyetlerin çalışanların sırtına yüklenmesine devam edilebildiği sürece, sermayenin neoliberal politikalardan vaz geçmesi için ortada bir neden yok. Bu çerçevede Doğu Asya’da kısmen farklı politika arayışları olsa da, 2013 için de dünya genelinde neoliberal programın derinleştirilerek uygulanmaya çalışılacağını öngörebiliriz. Bu bağlamda, krizin Avrupa ayağındaki gelişmeler, özellikle de toplumsal muhalefetin yoğunlaştığı Yunanistan, İtalya, İspanya ve Portekiz, yakından takip edilmesi gereken bir ekseni oluşturuyor.
 -----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu yazı, daha önce Evrensel Gazetesi'nin 31 Ocak 2013 tarihli sayısında yer almıştır:
http://evrensel.net/news.php?id=47751 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder