Pazar, Ekim 14, 2012

Orta Vadeli Program, Türkiye Ekonomisi ve Kriz

Geçtiğimiz hafta ard arda önce IMF Türkiye Raporu, DünyaRaporu ve Türkiye’de yeni Orta Vadeli Program (2013-2015) açıklandı. Tabii ki açıklanan tüm bu belgelerin ortak noktası, 2008 yılından itibaren bir türlü içinden çıkılamayan ekonomik krizi konu almalarıydı (1). 

Açıklanan bu rapor ve programları özellikle Türkiye özelinde değerlendirdiğimizde, krizin etkilerinin 2012’nin son çeyreğinde ve özellikle de 2013 yılında daha net olarak gözleneceğini söyleyebiliriz. Ancak bu etkiler, tabii ki tüm taraflar için eşit bir şekilde dağılmıyor. Örneğin sanayi sektörüne bakıldığında, krizin en sert etkilerinin görüldüğü 2009 yılından itibaren ilk kez yüzde 1.2 oranında daralma yaşandığını, ancak buna karşın, yine Ağustos ayı için bankacılık sektörünün aylık net karının yüzde 19.2 artarak 15 milyar TL’yi bulduğunu görüyoruz. Ancak bu aylık değerlendirmelerin dışında, sürece genel olarak bakmak ve özellikle 2001 krizi sonrası izlenen ekonomi politikalarının temel yönelimlerini ve bunun çalışanlar açısından etkilerini ele almak gerekiyor.

2001 krizi sornası izlenen ekonomi politikası, enflasyon karşıtı bir programa dayanıyordu. Bunun için ise, iç talebin baskılanması ve büyümenin dış talep çekişli olarak gerçekleşmesinin öngörülmesi idi. Ancak iç talebin baskılanması, esas olarak geniş toplum kesimlerinin alım güçlerinin sınırlanması anlamına geliyor. Dolayısıyla, 2001 krizi sonrasında uygulanan enflasyon hedeflemesi sistemi, esasında düşük ücret hedeflemesinden başka bir anlam taşmıyor. Bu sürecin bir başka temel özelliği, Türkiye’de üretken sermaye kesimlerinin giderek daha fazla uluslararası sistemle entegre olması. Özellikle takip edilen para politikası ile de desteklenen bu eğilim, uluslararası rekabette kur avantajı yerine emek verimliliğini artırarak ayakta kalma stratejisine dayanıyor. Emekten tasarruf edilmesi ve daha çok teknoloji yoğun üretim yapısına geçilmesi hedefinin çalışanlar açısından anlamı ise, yüksek hızlı ekonomik büyümeye rağmen işsizlik oranının bir türlü düşürülememesi, işsizliğin halihazırda çalışanlar üzerinde bir şantaj olarak kullanılarak reel ücretlerin düşürülmesi ve giderek esnek çalışma biçimlerinin daha da yaygınlaştırılarak hayata geçirilmesidir.

Ancak izlenen bu ekonomi politikasının iki temel çelişkisine işaret etmek gerekiyor. Bunlardan ilki, yukarıda değindiğimiz yüksek oranlı ve devamlı işsizliğin bir türlü düşürülememesi iken, diğeri de Türkiye’de sermaye birikiminin temel özelliklerinden biri olan cari açık sorunu. En basit anlamıyla ifade edersek, cari açık, dış ticaretten kaynaklanan ve yurt dışına satılanların yurt dışından satın alınanları karşılayamadığı bir ödemeler dengesi problemini ifade ediyor. Bunun önemi ise, dış açığın özellikle kısa vadeli sermaye hareketleriyle ve de kaynağı hala tam olarak belli olmayan ve büyük ihtimalle izlenen ekonomi politikasına dış siyasi desteğe işaret eden “net hata ve noksan” kaleminden gelen sermaye girişleriyle karşılanıyor olmasıdır. Dolayısıyla bu iki alanda yaşanabilecek muhtemel değişiklikler (Suriye meselesi gibi), bir dizi önemli krizi anında tetikleyecek nitelikte.

Son olarak, açıklanan rapor ve programların, yukarıda ifade edilen temel problemlerle ilgili, öncekinden farklı bir öneri getirmediğini belirtmek gerekiyor. Orta Vadeli Program’a göre ekonomik büyüme bu yıl için yüzde 3.2, 2013 için yüzde 4, 2014-5 için yüzde 5 olarak öngörülmüş durumda. İşsizlik oranının ise 2015’te yüzde 8.7’ye gerilemesi bekleniyor. Ancak tüm bu iyimser beklentilerin kaderi, krizin Avrupa’daki seyrine bağlı. Bununla beraber, Program’da belirtilen hedefler ile bu hedeflere ulaşmak için izlenmesi öngörülen yollar arasında da çelişkiler var. Örneğin istihdamı artırma hedefi ile yüksek katma değerli ürünler üretme seviyesine geçiş ya da uluslararası rekabetçi politikalar içsel olarak birbiri ile çelişiyor. IMF’nin Türkiye Rapor’unda ise, özellikle bütçe açığının yaratacağı muhtemel sorunlara ve buna karşı önlem alınması gereğine işaret ediliyor ki, zaten hükümet artık IMF’nin uyarısına gerek kalmadan böylesi tedbirleri kendiliğinden alır durumda.

Toparlamak gerekirse, 2008 yılından itibaren hemen hemen tüm ülkelerde etkileri görülen ekonomik krizin ve etkilerinin süreceği kesin. Ancak ekonomik krizi, bir doğa olayı gibi, başımıza gelen bir felaket olarak algılamamak gerekiyor. K. Marks’ın da belirttiği gibi, kriz, kapitalist üretim yapısının ve daha genel olarak kapitalist toplumsal ilişki sisteminin ayrılmaz bir parçası. Bunu ortaya çıkaran, tetikleyen mekanizmalar tarihsel olarak farklılaşabilse de, krizlerin sürekliliği tartışmasız bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Belirtilmesi gereken bir başka nokta da, sermayenin istisnasız her krizi, işçi sınıfının ve tüm çalışanların haklarını geriletmek için “fırsata çevirme” yönündeki mahareti. Dolayısıyla, ekonomik krizi ve krizden çıkış için yapılan önerileri, toplumsal tarafları olan ve mücadele içinde şekillenen süreçler olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu nedenle en basitinden, sermayenin orta vadeli bir perspektifte yapacaklarına karşı çalışanların ve sendikaların da bu süreci nasıl karşılayacaklarını açıklamaları ya da en azından bu yönde bir hazırlık yapmaları gerekmekte. Aksi halde kriz bir defa daha sermaye için bulunmaz bir fırsat, geniş toplum kesimleri için ise yaşam düzeyinin gerilemesi ve yoksulluk anlamına gelecek.

(1)  Bu yazı daha önce, 12.10.2012 tarihinde Evrensel Gazetesi'nde yayınlanmıştır: http://www.evrensel.net/news.php?id=38016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder